29 Aralık 2011 Perşembe

Ermeni Tasarısı'na Karşı Hamle : AYASOFYA Açılsın!


Ermeni Tasarısı'na Karşı Hamle : AYASOFYA Açılsın!

Fransa Meclisi tarafından oylanarak kabul edilen Ermeni Yasa Tasarısı'nın üzerine çeşitli sivil toplum örgütlerince bir kısım açıklamalarda bulunulmuş, hadise karşısındaki müşterek hissin çeşitli alternatifler üzerinden tecelli ettiği bu beyanatlarda bir takım teklifler sunulmuştur. 

Hemen hepsi parça hükmünde kalan bu teklifleri peşinen kabul etmekle birlikte, Büyük Doğu Fikir Ocakları olarak toplumun genelinde oluşan bu müşterek hissin, küfür kutbu karşısındaki nisbet noktasını oluşturacak ve bütünü gözetici iş ve hamlelere tahvilini mümkün kılacak siyasetin gerektiğine inanıyoruz.

Bu gerekliliğin ilk hamlesi olarak, evveliyatla yaşanan hadisenin kabuğundan sıyrılarak özüne nüfuz etme ve küfür kutbunun muradını kuşatıcı stratejiye sahip olma zarureti içinde olduğumuzu idrak etmemiz gerekmektedir.

Bu manada, Yahudi güdümündeki Batı'nın yıllardır Ermeni Soykırımı üzerinden Türkiye'yi hapsetmeye çalıştığı berzah siyasetinin ilk bölümü bu gün yasalaşan tasarı ile tamamlanarak yeni bir döneme girmiştir.

Dünya üzerindeki hakimiyetini, Yahudi merkezli kendi batıl kutbu içinde meydana getirdiği sahte nisbetler etrafında örülmüş algılar üzerinden tesis eden Batı, yeni dönemde, Mavi Marmara baskını başta olmak üzere İslam coğrafyasında meydana gelen sosyal ve siyasi hareketlenmeler sebebiyle geliştirmeye çalıştığı planlarının “kader sırrı” karşısında suya düştüğünü anlamış , başta Akdeniz'e kıyısı bulunan ülkeler olmak üzere bütün İslam coğrafyasını yeni bir siyasi algı üzerinden hakimiyeti altında tutma gayreti içine girmiştir.

Sekreteryasını İsrail'in yaptığı ve Fransa üzerinden tatbike konulan bu plan, bir yönü ile Türkiye'nin Avrupa ülkeleri nezdinde tecrit edilmesi, diğer yönüyle de Akdeniz Birliği hamlesi içerisinde etkisiz ve bağımlı bir Türkiye portesinin çizilmesine dair atılan Yahudi hamlesidir. Bu hamle, sosyal ve siyasi alanda nisbet olma vasfını kaybetmeye başlayan Batı'nın, gelişen ve değişen Dünya karşısında yeniden “ölçü benim” ve bütün hadiseler benim koyduğum ölçülere ve kurallara göre gelişecektir mesajıdır.

Yıllardır, olmak ile ölmek arasında bırakılan Türkiye, bu hamle karşısında tarihin Anadolu topraklarında biriktirdiği manadan beslenen haysiyetli ve bütünü ihtiva eden iç ve dış siyaset ile ya olacak, ya da “yurtta sulh, cihanda sulh” korkaklığına devam ederek ölüme sürüklenecektir.

OL'mak yolunda izlenebilecek haysiyetli yol Büyük Doğu, yapılacak onurlu hamle ise, batıcılar eliyle gaspedilen Ayasofya'nın tekrar Müslümanların ibadetine açılmasıdır.

Başbakan Erdoğan Beyefendi'nin sadece bir kararname ile halli mümkün Ayasofya Meseles'ini çözdükten sonra, bütün devlet erkânı ve milletiyle birlikte kılacağı CUMA NAMAZI'nda "Müslüman Anadolu Bahar"ını BÜYÜK DOĞU markasıyla mühürlemesi ve bu kapsamında tüm müslüman memleketler ile sömürülen diğer mazlûm milletlerin haklarının savunulacağını açıklaması yerinde olacaktır. Zira bu hamle Başbakan'ın şahsında yükselen ve tarihî misyonuna vurgu yapan dış ve iç yakıştırmaların bir gerçek olduğunu ispatlayacaktır. 
Beyefendiyi ve milletimizi bu gerçeğe davet ediyoruz. Tüm mukaddesatçı ve idealist sivil toplum kuruluşlarını da bu kapsamda bu gerçeğin ruhunda birliğe çağrıyoruz.


Büyük Doğu Fikir Ocakları

Yönetim Kurulu

Ben Buyum




Devrimiz, ideolocyaların kıyamet günü... Bu devirde eline kalem almak cesaretini gösteren her insan, yapacağı en beylik teşbih ve kullanacağı en ucuz nükteyi bile, herkesçe malûm bir dünya görüşünün ölçülerine dayamak zorundadır.

O yazar, bu çizer; o söyler, bu susar; o atar, bu tutar; nedir bu curcunanın temeli? Cızır cızır öten bu kalemlere:

− Dünya görüşünüz nedir?

Diye sorulsa, acaba kaçı cevap verebilmek iktidarında? Muallâkta fikir, muallakta san’at, muallakta cemiyet, anladığım nesne değil...

Bunun içindir ki, ben, okuyucularıman bilmece halledercesine her yazımdan kesecekleri parçaları yan yana ekleyip kafamı meydana getirmelerini beklemeden, ne olduğumu haber vereceğim. Bu haber verişler, kitablık davalara serlevha koyar gibi, en son hulâsa hadlerine kadar indirilmiş fikir başlarıdır.

Ben buyum:


1
   Milliyetçi - Anadolucu.  (Kopya Avrupacılığına zıd, Avrupa emperyalizmasına zıd)... 
2
 –  Ruhçu (Maddeciye zıd)...
3
   Maveracı. (Ham softaya zıd, dinsize zıd)...
4
   Şahsiyetçi - Keyfiyetçi. (Başıboş ferd haklarına zıd, standard ölçülere zıd)...
5
   Mülkiyette tahditci. (Büyük ferdi sermayeciliğe zıd)...
6
   Sanat, fikir ve ilimde tecridci - safiyetçi. (Köksüz ve kabataslak teşhis sistemlerine zıd)...
7
   Kafa ve ruh mümtaziyeti bakımından sınıfçı (Antidemokrat)...
8
   Tek görüş etrafında müdahaleci (Antiliberal)...

Bugünkü dünya rejimlerine nisbetle öz:

Hususî bir görüş zaviyesinden antikomünist, antifaşist, antiliberal.

İşte benim ana hatlarım! Bunları fikir namusu zoruyla ve serlevha ağzıyla bildiriyorum. Ta ki beni okumaya ve aramaya zahmet edenler, hücrelerimi bu anahtarlarla açsınlar.

Böylece (Ne) olduğunu haber veren ölçülerin, (Nasıl) olduğu meydana çıkacaktır. Bu (Nasıl) ın mimarisi üzerinde, mısradan destana ve fıkradan kitaba kadar hak sahibiyim.

Necip Fazıl Kısakürek / Çerçeve 1
1 Mayıs 1939  

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Seyyid Ahmet Arvasi ile Ülkücüler ve Türk-İslam Ülküsü Üzerine




 Seyyid Ahmet Arvasi ile Ülkücüler ve Türk-İslam Ülküsü Üzerine

-Efendim, eserlerinizde sık sık rastladığımız bir adlandırma var; “Türk – İslam ülküsü, Türk – İslam Ülkücüsü” gibi… Türk- İslam ülküsü kendi başına bir hareketin ismi mi? Yoksa…

Arvasi: Ben bu memleket gençliğinin çeşitli oyunlara gelerek Türkçü ve İslamcı kamplara bölünmesine karşıyım. Türk’ün İslam’dan ayrılması ve İslam’ın Türklükten tecrit edilmesi beni tedirgin ve rahatsız eder. Türk ve İslam şuurunun bir bütünlük içinde bulunmasını savundum hep. Türkiye de Müslüman gençliğin iki kampa bölünmesini istemiyorum. Bütün maksadım bunu önlemek… Önce “sentez” dedik, sonra bizi tatmin etmedi. Çünkü haklı olarak denildi ki; sentez: tez ile antitez arasında üçüncü bir buluşma noktasıdır. Ve haklıydılar şüphesiz bunu söyleyenler. Çünkü Türklük ile İslamcılık arasında bir zıddiyet yoktu ki; bunun sentezini yapalım. Ama bir kelimeye ihtiyacımız olduğu kesindi. İster buna Türk – İslam davası, ister Büyük Doğu, ister İbda deyin… Biz Türk’ün İslam ile yeniden kurtuluşuna ve kültür ve medeniyetinin ihyasına çalışıyoruz…

Türk – İslam ülküsü, en azından bin yıldan beri süregelen, A.Kerim Satuk Buğra Han’dan süre gelen davanın, yani Türk’ün İslamlaşması ve İslam’la yücelme davasının bir devamından başka bir şey değildir. Bir yeni ideoloji değildir. Tarihi bir oluşumun günümüzdeki devamıdır, Türk – İslam ülküsü… Yani Türk’ün İslam’la ebedi kaynaşması, bütünleşmesi, kültür ve medeniyetinin bununla yoğrulması demektir.

- Türk-İslam ülküsü, ülkücü camiâ içinde zuhur etti ve aynı camia içinde tesir sahası bulup günümüze kadar geldi. T.İslam Ülküsü’nün söz konusu camianın tabanında tesir sahası bulmasına rağmen, aynı tesir sahasını tavanda, yani “öncü kadro”da bulamayışını neye bağlıyorsunuz?

Arvasi: Şimdi efendim, yaşlı nesille genç nesil arasında bilinen bir farklılık var. Biliyorsunuz genç nesiller eğitilmeye daha müsait. Yaşlı nesiller 10 – 15 yıl önce ele geçselerdi onlarda herhalde farklı olurlardı. Her şeye rağmen, samimiyetle söyleyeyim, onlarda etkilenmişlerdir. Bundan on yıl önceki falan beyefendi ile bugünkü falan beyefendi çok farklıdır. İsim vermiyorum… Yani biz Türk – İslam Ülküsü ile Türk – İslam Medeniyetinin yeniden ihyası davasını savunur. Bu davanın içinde birçok gencin yanında lider kadroyu da eğitmişizdir; epey mesafe almışlardır. Ama gençlerin aldığı mesafe daha iyidir.

-Efendim, hareketin teşkilatından diğer alanlarına kadar yöneliş olarak, daha uygun bir ifade ile icraat olarak Türk – İslam Ülküsü çizgisine mutabıkla bulmak epey zorca geliyor bana. Yani, söz konusu camianın yönlendirici kesiminde Türk – İslam Ülküsünün bünyeleşemediğine şahit oluyoruz.

Arvasi: Evvela fikrin kavranması sonra müesseseleşmesi söz konusu olabilir. Fikir müesseseleşmeden önce gönülleri ve kafaları fetheder ve sonra müesseseleşir. Evvela fikir gücüyle mevcut olacaksınız, sonra da o fikir müşahhas biçimde ortaya çıkacak. Türk – İslam Ülküsü davasının her geçen gün biraz daha güçlenerek yürüyeceğine ve Türk’ü ihya davası olduğuna inandığım için bu müesseseleşmenin durdurulamayacağı kanaatindeyim. Evet, durdurulamaz çünkü tarihi bir kökü var. Türk kesin olarak görmüştür ki İslam’ın dışında mahvolmaktadır. Macarlar, Bulgarlar, Peçenekler. Ancak müslümanlaşarak Türklük kendini kurtarabilmiştir. Ve böylece İslam’a hizmet etmiştir. Türk, İslam’ın dışında büyük tehlikelere maruz kalacaktır. Biz, İslam’la kaynaşıp bütünleşen kültür ve medeniyetini İslam’la yoğuran bin küsur senelik bir Türklük varlığına dayanarak konuşuyoruz. Gelecek yine bu tarihi temele oturarak sürecektir. Yani Geleceğin Türkiyesi, İslami ve milli karakterini koruyan muasır bir Türkiye olacaktır.

Kültür ve medeniyet planında konuşuyorum, yani siyasi planda değil.

- Anlıyorum Efendim. Şimdi de izninizle 12 Eylül'e gelelim. 12 Eylül bildiğiniz gibi birçok hareketi hem iç ve hem de dış (muhteva ve şekil) açısından büyük ölçüde etkiledi. Şimdi bu etkileme ve etkilenme neticelerine bakarak 12 Eylül müslümanlar açısından yararlı mı oldu?

Arvasi: Şimdi, olan olması gerekendir. Ortada bir içtimai vakıa varsa, bir olmamalıydı diyemeyiz. Olmuştur çünkü. Şartlar, zaruriyeler… Neyle izah ederseniz edin, olmuştur. Olmuşsa mukadderdir. Yani, tarihteki falan hadise olmamalıydı, falan hadise şöyle olsaydı diye temenni edebiliriz ama bu hadiseyi meydana getiren bir sebep ve sonuçlar zinciri var. Ve onu durduramazsınız artık. Biz, zaman üç boyutludur deriz, dün, hal ve gelecek. Bizim geçmişe söyleyecek hiçbir sözümüz yoktur. Hal üzerinde dahi bizim etkimiz çok zayıftır. Bizim ancak gelecek hakkında ümitlerimiz, hayallerimiz ve düşüncelerimiz olabilir. Tabii bundan geçmişten istifade edilemez anlamı çıkartılamaz. Geçmişte yapılan hataları, sebep ve sonuç ilişkileri içinde değerlendirmekte muhakkak yarar var.

12 Eylül neden olmuştur? Bunun sebepleri üzerinde uzun uzun durmak mümkündür. 12 Eylül olmasaydı daha mı iyi olurdu? Sorusuna bile cevap vermeyeceğim. 12 Eylül Türkiye’de bugünkü durumu meydana getiren amillerden biridir. Günümüzü değerlendirmek ve yarına bir şeyler getirmek lazımdır.

- Efendim, şöyle sorayım; 12 Eylül İslami hareketin hedefine ulaşması açısından menfi mi, yoksa müspet mi etki etti?

Arvasi: Biz Müslümanlar olarak evvela ne istiyoruz? Ne bekliyoruz? Realist olmamız lazım. Şimdi, 1988 Türkiye’sinde biz Müslümanlar neler yapabiliriz? Ve bugünkü dünyada (bugünkü dünya dengesi içinde) ne isteyebiliriz? Kanaatime göre Müslümanların isteyebileceği şey, demokratik manada hürriyet nizamına kavuşmaktır. Yani, bugün bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, bir Belçikalı, İsveçli kendi ülkesinde dini yaşama ve yaşatma öğrenme ve öğretme hususunda ne kadar hürse bende o kadar hürriyet istiyorum. Şu şartlar içinde. Hem de ayaklarımı yere basarak söylüyorum. Müslüman Türk çocuğu da, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yazılı olan haklarını kullanabilmelidir. Fert ve cemiyet kendi inançlarını ortaya koyabilmeli, eğitim öğretimini rahatlıkla yapabilmelidir. Müslümanların şu anda istediği budur. Bilmek gerekir ki cemiyetlerin istekleri şartlar değiştikçe değişir. Bugünkü şartlarda biz Müslümanlar daha fazla bir şey isteyemeyiz. İstememeliyiz de… Ben bu bakımdan 12 Eylül’ün 1960’ın 27 Mayısından daha iyi zemin hazırladığına kaniyim.

-12 Eylül etkilenme açısından sizin de içinde bulunduğunuz Ülkücü Harekette “ilginç” değişiklikler meydana getirdi. Bu değişiklikler de Üstadın daha önce tespit ettiği fikir boşluğundan kaynaklandı sanırım. Dolayısıyla Ülkücüler 80 öncesi bir reaksiyon olarak vardı. Bu reaksiyonun sebebi ortadan kalkınca…

Arvasi: Neydi bu sebep?

-Komünizm… Bu sebep ortadan kalkınca kendi kendilerini sorgulama süreci başlattılar. Bu da bazı yol ayrımlarına gelindiğinin işaretlerini verdi bize… Sizce gerçekten birtakım yol ayrımlarına geldi mi Ülkücüler?

Arvasi:
 Efendim Üstaddan bahsettiniz. Necip Fazıl Bey’den… O da Ülkücülerdeki dinamizme, motor gücüne inanıyordu. Bence Ülkücüler bu dinamizmi kaybetmiş değillerdir. O dinamizm o günkü şartlarda öyle tecelli etmiştir.

Kanunlar ve nizam cemiyete hâkim olunca o dinamizm kültür planına yönelmiştir. 12 Eylül öncesi gençler okumaktan çok canlarını korumak zorundaydılar. Komünist teşkilat ve anarşi Üniversitelerde Sokak ve caddelerde bir istila hareketi haline dönüşmüştü. Mektebe gidip gelmek, bakkala gidip gelmek ve hatta dükkânını açmak bile büyük bir meseleydi. Çocuklar bırakın okumayı, yazmayı ve düşünmeyi; canlarını korumak zorundaydılar. Yalnız onlar değil, millet o duruma düşmüştü. Bu bakımdan 12 Eylül müdahalesi faydalı olmuştur. Yani cemiyet üzerindeki bu belayı kaldırmak bakımından… Sizin bahsettiğiniz fikir boşluğu bu terör kalktıktan sonra gençlerin, kültür ve fikir ihtiyacını görmelerine vesile olmuştur.

Müthiş bir okuma ve araştırma safhasına girilmiştir. İslami teşkilat ve kültürünü araştırma, lisan öğrenme ve yabancı kültürleri tetkik ihtiyacı hâsıl olmuştur. Bu noktada Ülkücüler bir reaksiyon hareketi değildir. Komünizm Ülkücülerin antitezlerinden sadece biridir. Ülkücülerin karşısına dikildiği hareket pek çoktur. Bunların içinde komünistler apayrı bir yer tutar. Türkiye için komünizm bir tehlike olmaktan çıkmış mıdır? Dünyada da komünizm tehlikesi bir Sovyet emperyalizmi olarak devam etmektedir. Mesela Afganistan bunun çilesini çekmektedir hala. Sovyet ülkesinde milyonlarca Müslüman ıstırap içindedir. Ve Türkiye’nin dış siyasetine etki eden en önemli unsurlardan biridir Sovyetlerle komşuluğumuz. Mesela biz İspanya’nın yerinde olsaydık, Fransa bizim yerimizde olsaydı, Rusya ile ilişkilerimiz farklı olurdu.

Bizim için komünizm tehlikesi bitmiş değildir. En azından emperyalizm olarak, bir kızıl emperyalizm olarak… Komünizm fikir olarak bitmiş olabilir. Dün Ortodoks kilisesinin hamisi olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği, bugün sosyalist hareketin merkezi olmak iddiasıyla sürdürdüğü istila hareketi ile Romanya’yı, Macaristan’ı ve Çekoslovakya’yı istila etmiştir. Kaldı ki Rusların Anadolu üzerindeki emellerini biliyoruz. Yani Komünizm ölse bile Rusya mevcut olduğu müddetçe bu tehlike devam edecektir. Boğazlar, İskenderun Körfezi, D.Anadolu’dan Petrol sahasına inme arzuları ve hırsları bitmez. Yani bizi yok edecek tehlike bu değildir.

Ülkücü Hareket bir siyasi hareket olarak ortaya çıktığı zaman rahatsızlık doğacaktır. Bizim hareketimiz siyasi olmaktan ziyade bir kültür hareketidir. Daha doğrusu olması gereken budur. Zaten tartışmada buradan kaynaklanıyor. Yani Ülkücü hareket bir parti hareketine dönüşsün mü, yoksa bir kültür hareketi olarak mı yürüsün? Bu bir bölünme değil, tartışmadır.

Arkadaşlarımızın bir kısmı hareketi bir siyasi hareket olarak sürdürmek istiyorlar. Yani bir parti hareketi olarak. Ben şahsen bir kültür hareketi olarak kalmasını istiyorum. Yani partiler üstü bir hareket… Hiçbir partiye ram olmadan, bir kültür ve medeniyet hareketi içinde yayılmasını istiyorum. Çünkü mesele Türk milletinin bütünlüğünü koruma meselesidir. Belki bizi savunan 10 tane parti olabilir. Benim için önemli olan bu değildir. Benim davamı savunan belki yirmi dergi çıkabilir… Hepsini savunurum. Yani beni destekleyen, bu davayı destekleyen herkesi destekleyeceğim. Ve beni köstekleyen herkesi rakip bileceğim. Bu yüzden partiler içinde bizi destekleyen olursa teşekkür ederiz.

Biz siyaseti küçümsemiyoruz. Siyaset olmadan bir memleket idare edilemez. Memleketin siyasi kadrolara ihtiyacı vardır. Ama memlekette siyasi hareketin dışında ona yön veren onlardan bağımsız fikir hareketlerine de ihtiyaç vardır. Yani fikri bir siyasi partiye mal ettiğimiz zaman fikir kaybeder.
Ben her zaman sağı destekledim. Yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada. Fransa’da Mitterand’a karşı Jan Juak’ı destekledim. Yine İngiltere de Muhafazakâr Parti’nin İşçi Partisi’ne galebe çalmasını istedim. Yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada solun bir alternatif olarak gelişmesini istemem. Türkiye’de de tavrım budur. Sağın güçlü olmasını isterim. Sola karşı her zaman olumsuz tavır almışımsa, onu destekleriz. Ama bugün böyle bir hareket görmüyoruz.

-Efendim, benim görebildiğim kadarıyla, Ülkücü camiada sözünü ettiğiniz tartışmaların dışında başka tartışmalarında olduğunu düşünüyorum. Mesela birkaç yıl önce bir grup gencin Ülkücü camiadan ayrıldıklarını ilan ettiler. Hatta “Yazı” adında bir de dergi çıkarttılar. Bunun gibi daha birçok ferdi ve grup kopuşlarına, saf değiştirmelerine şahit olduk. Bunun devamı da gelecek gibi geliyor bana.

Öte yandan işin sevindirici yanı Ülkücü camiadan, Büyük Doğu’ya doğru büyük bir yönelişin başlaması… Şimdi bu büyük yönelişe bakarak Üstadın 79 da Ülkücüler hakkındaki dileği gerçekleşiyor diyebilir miyiz?

Arvasi: Ülkücü Harekette her hareket gibi statik değildir. Donmuş bir hareket değildir. O da kendi ülkesindeki fikri ve siyasi cereyanlarla ister istemez bir etkileşim halindedir. Ve bunlar her insan ve kitle gibi çeşitli telkinlere maruz kaldığı için, şu anda bir merkezde organize edilmedikleri için ister istemez çeşitli varyasyonlar şeklinde görünüyor. Bu bir noktaya kadar normaldir ve hareketin gelişmesini sağlar.

Biliyorsunuz sosyolojide bir kaide vardır; bir kültür hareketinin güçlenmesi, temaslarla mümkündür. Kapatın bir havzaya bir insan grubunu orada ilkel kalır. Ama salın cemiyet kendi özünü kaybetmeden, temaslarla beslenir. Bence Ülkücü hareket şu anda kendini beslemektedir. Okuyup araştırmaktadır. Kendini sorgulamaktadır; Kritik etmektedir. Dününü bugününü ve yarınını o temel üzerine oturtmak istemektedir. Kimileri henüz bu kritiği yapmaksızın dergi ve gazeteler çıkartmakta 2 -3 sayı sonra pişman olmaktadır. Sonra yeni bir dergi çıkartmaktadır. Bu, hareketin dinamizmidir. Burada hedef olarak gaye birdir. Türk – İslam medeniyetinin ihya davasıdır. Nereye giderseniz gidiniz budur. Ama bu sadece Türkiye’ye mahsus bir hareket olarak kalmaktan da öte, bir gün Allah dilerse İslam âleminin, bir gün Allah dilerse beşeriyetin kurtuluşu için halka halka büyüyen bir harekete dönüşebilir. Yani dün düşük bir hareket olarak başladı, halka halka temas kurarak geniş kitlelere doğru açılıyor. Yarın nerede nasıl bir şekil alacağını bilemiyoruz. Ama bu hareketin durmayacağı, önlenemeyeceği kesindir. Çünkü ben şuna iman etmişim; Türk ayağa kalktığı zaman İslam dünyası ayağa kalkacaktır. Selçuklu çöktü İslam dünyası köleleşti, Osmanlı çöktü İslam dünyası sömürgeleşti. Biz ayağa kalkacağız ve İslam dünyası ayağa kalkacak. İslam dünyasının ayağa kalkması demek beşeriyetin büyük kurtuluşa adım atması demektir. Böyle bir ümit ve haz içinde bulununca, Ülkücü hareket bir fetih hareketi halinde, şu anda birçok noktayla temas halindedir. Bu temasla bir şeyler almakta ve bir şeyler vermektedir. Ama işin temelinde bir ihya hareketi vardır.

Bunun için Türk – İslam Ülküsü, Büyük Doğu İdeolocyası’nın bir parçasından başka bir şey değildir. Hatta bir devamından başka bir şey değildir. Biz Necip Fazıl’ı kendi şairimiz, kendi edibimiz, kendi mütefekkirimiz ve kendi bayraktarımız kabul ederiz. Hatta bana göre Necip Fazıl 20. yüzyılda Resulullah’ın şairidir, edibidir. Bizim dehasına inandığımız, sevgisini kazanmak için çırpındığımız sevgisini kazandığımız ve kendisini çok sevdiğimiz Necip Fazıl Bey bizim hayatımızda ve hareketimizde etkili olacaktır. Bu etkiyi her geçen gün biraz daha fark edeceksiniz.

- Efendim, daha kestirme bir ifadeyle Ülkücüler yakın gelecekte Büyük Doğu bayrağının altında olacaktır.

Arvasi: Altındadır zaten.

-12 Eylül öncesi Ülkücüler aksiyon ve hareketiyle rejimi savunma ve himaye etme durumuna geldi. 12 Eylül müdahalesi ise onlara büyük zayiatlar verdirdi. Son açıklamalarında ise, 80 öncesi düştükleri hataya düşmeyeceklerini ifade ettiklerini görüyoruz. Şimdi bu gerçekleşirse, yani komünizm karşısında bir reaksiyon olma durumuna ve hatasına düşülmezse, bu haliyle Ülkücüler eski dinamizmlerini koruyabilirler mi?

Arvasi: Öncelikle şunu ifade edeyim; Ülkücü camia devleti savunmuştur. Türkiye’yi bölmek yıkmak ve parçalamak isteyenlere karşı dişini tırnağına takmıştır. Ve 12 Eylül harekâtı sırasında komünistlerle beraber tutuklanmasını yargılanmasını hazmedememiştir. Buna hayret etmiştir. Yani sukut – u hayale uğramıştır. İşte bu sukut-u hayal içinde bazı şeyler söylenmiş olabilir. Ama ben şuna eminim ki, yarın devlet tehlikeye girerse Ülkücü camia yine devletin yanındadır. Yani devletin, milletin yanındadır. Bu sukut-u hayal içinde söylenmiş sözlerin, hissi karakterini de unutmamak lazımdır. Ben de gördüm ben de işittim… “Bundan sonra bu devleti destekleyenin, bu vatanı bilmem ne edenin” falan diye… Diyen arkadaşlarımız olmuştur. Fakat onlar hapishaneden çıkarken söylenmiş sözlerdir. Hapisten tahliye edildiği gün, kelepçeleri söküldüğü gün söylenen sözlerdir. Bu bir hissi reaksiyondur.

Bizim işimiz devletle değildir. Bizim işimiz Anayasa ve düzenle de değildir. Bakınız çok yanlış bir teşhistir; bazıları bozuk düzenle dövüşüyoruz diyorlar. Bizim için düzeni sağlayan ne anayasadır, ne kanunlardır, ne de yönetmeliklerdir. Düzeni sağlayan insandır. Siz bana bu Anayasayı verin, hatta beğenmediğiniz bir Anayasayı verin, yalnız kadromu kurmam şartıyla devleti ben idare edeyim. Önemli olan insan ve kadrolardır, anayasalar değil. Bir Fransız hukukçusunun dediği gibi, anayasalar maalesef mevcut rejimi gizlemeye yarayana paravanlardan ibarettir. Sovyet anayasasını okuyun, bilmem Bulgar anayasasını okuyun içlerinde pekâlâ enteresan ve güzel şeyler vardır. Ama tatbik sahası bulamaz. Ben Rus anayasasının 72. maddesini gördüm. İsteyen Sovyet Cumhuriyeti’nden ayrılabilir. Bu kadar hürdür. Mesela orada Türkistan, Özbekistan isterlerse müstakil bir Cumhuriyet haline dönüşebilir. Ama buna imkân vermiyor. Yalan söylüyor. Din hürriyeti vardır diyor. Ama bunu vermiyor. Camiyi kapatıyor, bilmem ne yapıyor. Evet, anayasalar değil memleketi idare eden kadrolardır. Bilmem hangi ülke şu anda İslam devletiyim diyor. Ama İslam’ın zerresi yoktur. Şu an anayasa İslam’dır, Kur’andır. Oysa İslam da yoktur, Kur’anda yoktur. Yalan söylüyorlar. Anayasa bir paravana, kanunlar bir paravana haline gelirse ülke için tehlikeli olur. Benim için önemli olan devleti idare edecek fert ve kadroların vicdanlarında yatan değerlerdir. Siz neye inanıyorsanız anayasanız odur. Kadrolar neye inanıyorsa anayasa odur. Bana anayasa değiştirmek, kanunları değiştirmek rejimi değiştirmek hiç te isabetli bir hedef seçimi gibi gözükmüyor. Bana insanı değiştirmek, kadroyu değiştirmek mühim geliyor.

-Affedersiniz, sözünüzün arasına giriyorum. İnsanımızı ve kadromuzu değiştirmenin yolu da anayasadan geçmiyor mu?

Arvasi: Eğitim ve kültür yoludur. Bakınız biz insanı istenilen biçimde yetiştirebilirsek, özlediğimiz değerlere sahip olursak, netice almamamız mümkün değildir. Cemiyet özleyecekte elde edemeyecek, mümkün değildir. Peygamberimizin buyurdukları gibi, “Herkes layık olduğu idareye kavuşur.” Kitleler neyse idare odur. Kanaatime göre mesela insan yetiştirme meselesidir.

Bir maarifçiyim ben. İnsanı olmadan en güzel anayasaları ve kanunları verin bir netice alamazsınız. Öğretmenliğimde müşahede ettim; “Şu ders çok güzel fakat hocası berbat. Hiç bir şey öğretemedi. Şu dersin adı bir şeye benzemiyor ama hocası yaman. İyi öğretmen.” İyi bir öğretmen kötü bir ders programını çok başarılı birim kanunlar ve nizamlar insanların yapısına göre mahiyet değiştirirler. Ben 1982 Anayasası ile iktidar olayım, yani kadromla iş başına geleyim herhalde muvaffak olduğumu görürsünüz. Zaten anayasalarda kanunların değişebileceklerini söylüyorlar, kadro değişirse ona paralel çok şey değişir.

- Benim görebildiğim kadarıyla sizin bahsettiğiniz anayasalar sizin ve kadronuz iş başına gelebilmesi için anayasaların tahrif edilmesi gerekiyor.

Arvasi: Anayasalar ve kanunlar hayatı düzenler. Görüyoruz ki Türkiye’de anayasaların değişmesi anayasalara göre olmuyor. Bütün dünyada aşağı yukarı anayasaların nasıl değiştiğini biliyoruz. Anayasalar zamanı gelince değişiyorlar. Bu bir kaderdir. Buda ayrı bir mesele. Anayasalar değişmeye meyyal.

Biz şimdi anayasalarla kanunlarla boğuşmuyoruz. Anayasa ve kanunların düzenlediği sınırlar içinde; kanunları ve sınırları elimizden geldiği kadarıyla,(Üstadın tabiriyle) gererek netice almaya çalışıyoruz. Yoksa kanunsuzluk zemininde dolaşmayacağız. Ülkücülerin daha önce kanunsuz zeminlerde dolaştırılırsa bundan sonra dolaşmayacağız demeleri tabidir. Fakat ben dolaştıklarını sanmıyorum. Bazı çocuklar dolaşmışsa ve bazı kanallar tarafından buna itilmişlerse bir daha bu hale düşmeyeceklerdir. Gördük; bazı kuvvetler ülkücülerle suç işletmişlerdir. Mahkemelerde gördük; suç işletmek için özel tuzaklar kurulmuş

- Bir de şu var… Sol’un toparlanma çabası…

Arvasi: Tabii sol toparlanmaya çalışıyor. Bu arada cemiyetteki yaraları kanatıyor. Bu yaralarda maalesef bölge problemleri, etnik problemler ve mezhep problemleridir. Bir partiden başka bir partiye bu yüzden kayanlar bile var. Sol ideolojik zeminden çok içtimai zemindeki yaraları kanatarak mesafe almaya çalışmaktadır. Oysa bu yaraların kanaması hiçbir tarafa kâr sağlamaz. Bu memlekette ancak bütünlük şuurunu yıkmadan bir netice alınabilir.

Sonra sol kendini tashih etmek zorundadır. Bütün dünyada sol kendini tashihe yönelmiştir. Rusya’da da öyle. Bizim hala 19.yy Marksizm’i ve 20.yy in devrimci Leninizm’i ile oyalamanız saçmadır. Her şeyi ekonomiye bağlayan tek faktörcü düşünüşü bırakmaları gerekmektedir. Sosyoloji artık sosyal hayatın tek faktörcü yorumundan kaçıyor, çok faktörlü yorumuna gidiyor. Bütün sosyal hayatı tek bir modelle izah etmek mümkün değil. Yok efendim Asya Türü üretemedi, köleci düzendi, feodal düzendi, modern burjuvadaydı, sonra kapitalizmdi, sonra sosyalizmdi, sonra komünizmdi.. Bu aşamalarda geçme zorunluluğu vardır gibi laflar artık tarihe gömülmüştür. Bugün milletlerin gelişimi çok biçimlidir;
İlke sorunu, insanın hak ve hürriyetlerinin savunmasında maddi bir değerdir.

Tarih diyor ki: İlkesiz yığınlar çabuk ve kolay köleleştirilirler. Hâlbuki zengin ve güçlü fert ve cemiyetler daha başarılı olabilmektedirler. Komünizm her bakımdan kendilerini tashih etmeleri, ihtilali bir metot olarak benimsemekten vazgeçmeleri millet idaresiyle gelip- gitmeye razı olmaları gibi bazı tavsiyelerde bulunabilir. Böyle bir solda sol olmaktan çıkar. Zaten sol bu hale gelmedikçe başarıya ulaşamaz.

- Ülkücülerin bir daha 12 Eylül öncesinde olduğu gibi devleti himaye hatasına düşmeyeceğini söyledik.

Arvasi: Mahkemelerde ülkücü hareket şöyle itham edildi: Devlet varken siz niçin bu işleri yaptınız? Bu iş devletin sorumluluğundaydı, siz memleketin düzenini sağlamaya kalktınız. Bu soru çok müşkül duruma soktu işi. Devlet yoktu diyeceksiniz suç, devlet vardı diyeceksiniz suç. Şimdi ülkücü hareket haklı olarak kendini toparlamıştır. Devletin yapacağı görevlere bilhassa asayiş görevlerine girmeyecektir, girmemelidir de. Böyle hareket etmesi uygundur.

Devlet vazifesini yapmalıdır. Ülkücüler sadece bir kültür hareketi olarak çemberini genişletmelidir. O bir polis, jandarma hareketi değildir. Üniversitede anarşi varsa, sokakta anarşi varsa bu devletin sorunudur. Ülkücünün can ve mal varlığı tehlikeye giriyorsa bunu devlet önleyecektir. Ülkücüler, 12 Eylül öncesi boşlukta yaptığı hatayı tekrarlamak istememektedir. Ve inşallah o boşluk bir daha doğmaz. Gerçekten de 12 Eylül öncesi bir boşluk vardı.

-12 Eylül öncesi ülkücülere bir misyon verilerek bir denge oluşturmak gayesi güdüldü. Şayet ülkücüler şimdi böyle bir denge oyununa gelmeyecek olurlarsa…

Arvasi: Ama şimdi devlet daha güçlü.

-Fakat yeniden olayların hızlandığını görüyoruz…

Arvasi: Bu daha çok solun. Öyleyse devlet tedbirini alsın.

-Bizi ilgilendirmiyor mu diyorsunuz?

Arvasi: Biz ne yapabiliriz? Devletin silahlı kuvvetleri, güvenlik güçleri onları ezeceğini sanıyorum. 12 Eylül öncesi boşluğun doğacağını sanmıyorum. Böyle bir boşluk doğarsa şayet o zaman kimin ne yapacağı bilinmez. Allah korusun. Orasını kimse kestiremez. Devletin gücünün işlemediği yerde anarşizm vardır. Şu anda o zemin yoktur ve kolay kolay kurulacağa benzemiyor. Ama bu solun bir tehlike olmadığı manasına gelmez. İlerde dengelerin sarsıldığı bir dönem olur mu bunu bilmiyorum.

-12 Eylül öncesi ülkücü camianın bir sloganı vardı: “Yaşasın devlet yıkılsın düzen”

Arvasi: Yaşasın devlet… Milli devlet...

- Yıkılsın düzen… Şimdi burada ben bir…

Arvasi: Ben hiç duymadım. Böyle bir şey hatırlamıyorum.

-Şimdi burada bir çelişki buluyorum ben… Düzenle…

Arvasi: Yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum… Şüphesiz sloganların hareketlerin hayatında önemli bir yeri vardır. Politikaların bir bakıma sloganlar tayin ediyor.

Ülkücülerin yıkılsın düzen sözünü hiç hatırlamıyorum. Milli devlet güçlü iktidar vardı. Düzenden ziyade iktidarın güçlü olması isteniyor. Devlet düzenine karşı dağıldı. O iktidarlardan şikâyetçiydi. Biz de şikâyetçiyiz. Yani iktidarlar “iktidar” olamayınca… Mesela bizde, üzülerek söyleyeyim. Türkiye hiçbir zaman ümit ve arzularını gerçekleştirecek bir iktidar kuramadı. Tavizkâr davrandılar… Milletin oylarını alıncaya kadar çalıştılar. Millete güzel şeyler vadettiler, daha sonra bu vaatlerinin çoğunu unuttular; ülkücüler bu yüzden hep güçlü bir iktidar istemişlerdir; yani vaatlerini tutacak bir iktidar. Düzene karşı olanlar vardı ama ülkücüler değildi onlar. İşimiz düzenlerle değil, insanlarla, kadrolarla.

-Efendim kadronuzun karşısına da düzen…

Arvasi: Çıkarsın efendim kadrosunu… Çok seslilik olur.

-Efendim kadronuza dâhil edeceğiniz insanlara hem tesir ediyor hem de ortamı elverişsizleştiriyor.

Arvasi: Şimdi efendim kadrolaşma faal bir şeydir. İnananların bir araya gelmesi lazım. Neye inanıyorlarsa… İnanan kadrolar samimi kadrolar… Çekirdek kadro önemlidir. Peygamber efendimiz Erkan’ın evinde topladığı 45 kişiyi hiç kaybetmemiş, hep onlarla beraber olmuştur. Hareketimizin muvaffak olabilmesi için evvela samimi insanlara ihtiyacımız olduğunu bilmemiz gerekir.

-Efendim, son olarak ülkücülerin içinde bulunduğu malum şartlara bakarak onlara, dinamizmini yitirmemiş parlak bir gelecek tayin edebiliyor musunuz?

Arvasi: İnanmış olarak, dava adamı olarak iyimserim… Hep bunu telkin ettim… Bunu kendime de yaparım. Ben, Türk- İslam Ülküsünün yani Türk- İslam kültür ve medeniyetinin ihyası davasının, ülkücü hareketin her geçen gün biraz daha güçlenerek ilerlediğine inanıyorum. Büyük Doğu mektebinden yetişen ben; Necip Fazıl Bey’i bu davanın önemli hem çok önemli bayraktarlarından biri olarak görüyorum. Ülkücü camia Necip Fazıl Bey’i her gün biraz daha benimseyerek ilerleyecektir. Hareket bir kültür hareketi olarak gelişecek, zamanlara ve şartlara göre müesseseleşecektir.
Aceleci değiliz. Hiç acelemiz yoktur. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır. Bize düşen sabırlı bıkmadan çalışmaktır. Arkadaşlarımda öyledir. Yorulmadan çalışırız. Ve neticesini de mükâfatını da Allah’tan bekleriz.

Üstadın dediği gibi yarın elbet bizimdir. Yarın mutlaka bizimdir ve bizim olacaktır. Bizim zaferimiz Türk devlet ve milletinin zaferi olacaktır. Bununla da kalmayacak esir Türklüğün ve İslam âleminin kurtuluşuna ışık tutacaktır. Kim bilir belki de beşeriyetin kurtuluşuna öncü olacaktır. Beynelmilel bir karakter bile kazanabilecektir.

Biz, bütün sahte mabutların yıkılacağı bir gün geleceğine inanıyoruz. Bütün bu sahte mabutlar tarihin çöplüğüne dökülecek ve Allah’tan başka ilah olmadığı anlaşılacaktır. Mukaddes kitabım da sevgili Peygamberimizde haber vermektedir.

-Teşekkür ederim.



NOT:  Yanılmıyorsam 15 Aralık 1988’di tarih… Karar Dergisi’nin muhabirleri olarak daha önce aldığımız randevuya gecikerek vardık Suadiye’deki evine. 

12 Eylül Askeri Müdahalesinin üzerinden henüz sekiz yıl geçmiştir. O zaman ki fikri ve siyasi atmosferin genel durumu ve konumuna ilişkin bir kanaat elde edilebilir bu soru ve cevaplardan. Hem bu ve hem de kimlerin nerelere geldiğine ayna tutabilir gayesiyle bu röportajı tekrar yayınlıyoruz.

Bizi samimi bir Müslüman aydın teveccühü ile karşıladı ve sohbetimizden sonra da aynı şekilde uğurladı.

Ayrılırken ne o, ne de biz 15 gün sonra Fatih Camii’ndeki musalla taşında tekrar ve son kez buluşacağımızı aklımızdan bile geçirmemiştik. Allah Rahmet eylesin.


Ali Hışıroğlu
 

4 Nisan 2011 Pazartesi

Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi



Kesin İnançlılar veya İhtilalci Hareketlerin Anatomisi


Yıllar önce okuduğumuz bir kitabı, aktüel gündemin, iç bunaltıcı siyasî kapışmaların ortasında yeniden hatırlamak, derin bir nefes alıp, hadiseleri sil baştan gözden geçirmemizi sağlayabilir. Amerikalı yazar Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar isimli eseri, böylesi bir kitab. Bütün dünyanın fıkır fıkır kaynadığı, ihtilalci halk hareketlerinin gücü eline almaya başladığı böyle bir dönemde, yeniden okunması gerekiyor bizce.

Eric Hoffer, 1902’de, Amerikalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. 6 yaşında bilinmeyen bir sebeble kör olur. 15 yaşında yeniden görmeye başlayınca, tekrar kör olma korkusuyla okumaya başlar. Bulduğu her kitabı yutarcasına okur. 18 yaşında babasını kaybedince beş parasız kalır ve hamallıktan maden işçiliğine kadar her türlü işte çalışır. Bu arada okumaktan asla vazgeçmez. Montaigne’in Denemeler isimli kitabını okuduktan sonra, kendisinin de bir yazar olabileceğine karar verir. Bir yayınevine gönderdiği mektubla dikkatleri üzerine çeker. İlk yazdığı eser olan Kesin İnançlılar çok ilgi topladığı, çeşitli dillere çevrildiği hâlde, o, limandaki hamallık işine devam eder. Emekli olana kadar da işinden ayrılmaz. Bu arada İnsan Aklının Hırslı Dönemi, Değişimin Sıkıntıları ve Zamanımızın Çılgınlıkları isimli eserlerini yazar. Ancak onun dünyaca ünlü bir yazar olmasına sebeb olan, Kesin İnançlılar isimli eseridir. Üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu eser, esasında devrimci hareketlerin nasıl meydana geldiği, nasıl taraftar topladığı, ne şartlarda güçlendiği gibi suallerin cevabını aramaktadır. Elbette Hoffer, bu eseri devrimci hareketlerin el kitabı olsun diye yazmamıştır; başta kendi vatanı Amerika olmak üzere, yerleşik ve güçlü devletleri devrimci hareketlere karşı bilgilendirmek amacını gütmektedir. Eseri okurken bu durumu gözönünde tutmakta fayda var. Doğrusu, Eric Hoffer’ın, hayatı boyunca fakirlerin, işsizlerin, ezilmişlerin arasında yaşaması ve derin entelektüel malûmatı, halk hareketleri hakkında onu bir uzman yapmış gibi gözükmektedir.

1951 yılında yayınlanan ve günümüze kadar pek çok baskısı yapılan eser, Türkçeye 1968 yılında tercüme edilmiş. Eric Hoffer kitabını şöyle takdim ediyor:
“Bu kitabta ister dinî hareketler olsun, ister sosyal devrimler veya milliyetçi hareketler olsun, bütün kitle hareketlerinde ortak olan bazı özellikler incelenmiştir. Bu kitab, bütün kitle hareketlerinin birbirinin aynı olduğunu iddia etmemektedir, fakat bazı temel hareketlerinde öylesine ortaktırlar ki, bu onların aynı familya içinde görünmesine imkân vermektedir.” (s. 23)

Kitabın girişinde Hoffer eseri yazma gayesini şöyle açıklar:
“İçinde yaşadığımız bu günlerde, kesin inanç adamının içgüdü ve tepkileri hakkında bir bilgi sahibi olmak çoğumuz için gerekli bir durum almıştır. Hernekadar içinde yaşadığımız çağ, dinsiz bir çağsa da, inançsız olma yönünden durum tam tersinedir. Kesin inanç adamı her yerde yürüyüşe geçmiştir ve gerek saptırma ve gerekse düşmanlığı tahrik etme yoluyla dünyayı kendi hayaline uygun şekle sokmaktadır. Bizler onun tarafına geçecek de olsak, onun karşısına çıkacak da olsak, kesin inanç adamının bünyesini ve potansiyelini elimizden geldiği kadar tanımak bizim yararımızadır.” (s. 25)

Hoffer’ın bir nevî aforizmalar hâlinde yazdığı Kesin İnançlılar’dan gözümüze takılanlar:
 “Amerika ve İngiltere’nin (veya Batının diğer demokrat ülkelerinin) Asya ülkelerini geri kalmışlıktan ve uyuşukluktan kurtarmada direkt ve lider bir rol oynamamalarının nedenini anlamak güç değildir. Şöyle ki, demokrasi rejimlerinin, Asya’nın milyonlarca insanında yeniden canlanma ruhunu alevlendirmeye ne güçleri ne de böyle bir niyetleri vardır. Doğunun uyandırılması yönünde, Batı demokrasilerinin yapmış olduğu yardım dolaylı ve şübhesiz ki, arzu edilmeyen bir şekilde olmuştur. Batı demokrasileri, bu ülkelerde Batı’ya karşı gücenme hislerini alevlendirmişler ve işte bu Batı aleyhtarı heyecandır ki, çağımızda Doğu ülkelerini yüzyıllardan beri süregelen uyuşukluğundan uyandırmaktadır.” (s. 32)

“Ordudan yeni terhis edilmiş olan bir kişi, ideal bir potansiyel taraftardır ve bu tip kişileri, çağımızdaki bütün kitle hareketlerinin ilk taraftarları arasında görürüz.” (s. 79)

“Bir toplumun, bir kitle hareketi için elverişlilik derecesini gösteren en iyi olay, boşalacak yol bulamamış bunalımdır. Kitle hareketlerinin doğuşundan önceki dönemlere ait açıklamaların hepsi genel bir bunalımdan bahsetmişlerdir; ve başlangıç dönemlerindeki kitle hareketlerinin, sömürülenlerden ve ezilenlerden ziyade, bunalanlar arasından taraftar ve sempatizan bulması daha güçlü bir ihtimaldir. Kitle hareketlerini kışkırtmakla görevli bir kişi için, halkın can sıkıntısından bunalmış durumda olması, ekonomik ve politik çarpıklıklar içinde kıvranır durumda olması kadar elverişli bir ortamdır.” (s. 88)

Hitler döneminden önceki Almanya için Hermann Rauschning diyor ki, “Savaşı kaybettikten sonra karşılaştığımız en büyük dertlerden biri, kişilerin her şeyin sonuna gelindiği inancı olmuştur.” Modern bir toplumda insanlar ancak ardı arkası kesilmez, telaşlı bir hayatın getirdiği şaşkınlık içinde yaşadıkları sürece umutsuz yaşamaya dayanabilirler. İşsizliğin oluşturduğu karamsarlık, yalnız yoksulluk korkusundan değil, hayâllerde geleceğe âit boşluktan da ileri gelmektedir. İşsiz kalan kişilerin, kendilerine maddî yardım yapandan çok, kendilerine ümit aşılayanları takib edecekleri daha güçlü bir ihtimaldir.” (s. 43)

“Şimdiki hayatımızda şahsî ilgilerimiz ve ümitlerimiz bu hayatı yaşamaya değerli kılmayacak nitelikteyse, hayatı değerli kılacak şeyi aramaya ihtiyaç duyarız. Nefsini adamanın, sadakatin ve manevî teslimiyetin her çeşidi, aslında ziyan olan değersiz hayatımıza bir anlam verecek amaçlar aramamızdandır.” (s. 44)

“Daha iyi bir gelecek ümidini sağlamadan, şimdiki zamanı etkili bir şekilde değerden düşürmek imkânsızdır. İçinde yaşadığımız devrin kötülüklerinden ne kadar yakınırsak yakınalım, eğer geleceğin teklif ettiği ihtimal şimdinin daha da kötüleşmesi veya şimdinin aynen devam etmesi olacaksa, mevcut düzenle uzlaşma eğilimimiz kaçınılmaz olur – bu bizim için zor olsa bile…” (s. 107)

“Şimdi’yi reddedip gözlerini ve kalblerini ilerideki şeylere yöneltmiş olanlar, ileride gelecek fayda ve tehlikelerin şimdiden gelişmekte olan tohumlarını görme yeteneğine sahibtirler. Bu nedenle, hayâl kırıklığına uğramış kişiler ve kesin inançlılar, şimdiki dengenin devamını isteyenlere nisbetle daha iyi kehanette bulunurlar. “Aşırılar genellikle, geleceğin gereklerini daha iyi kavrarlar”” (s. 110)

“İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve benzeri şeyler uğrunda ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kişinin maddî bir kazanç uğruna canını vermesidir. Nefsi feda etmek, maddî bir kazancın tezahürü olamaz. Nefsimizi savunmak için ölümü göze aldığımız zaman bile çarpışma gücümüz, maddî menfaatten daha çok, namus, gelenek ve hepsinin üstünde ümit gibi manevî şeylerden doğar. Ümit bulunmayan yerde, insanlar ya çarpışmaktan kaçıp uzaklaşırlar yahut kendilerini çarpışmaksızın öldürülmeye bırakırlar. (…) Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş olan Yahudilerin, Filistin’e geldikleri zaman cesaretle çarpışmış olmaları ilgi çekici bir olaydır.” (s. 116)

“Ordu, yeni bir hayat ihtiyacını karşılayacak bir durum ortaya koymaz; ordu, insanı günahlarından temizleyen bir kurtuluş yolu değildir. Ordunun bir baskı yapma heveslisinin elinde, zorla yeni bir hayat tarzını kabul ettirmek için bir araç olarak kullanılması mümkündür. Fakat, ordu, başta, yerleşmiş bir düzeni –ister eski ister yeni bir düzen olsun-, korumak ve genişletmek için kurulmuş bir araçtır. Ordu, istendiği zaman toplanan, istendiği zaman dağıtılan geçici bir araçtır. Diğer taraftan, bir kitle hareketi ise sonsuza kadar devam eden bir araç görüntüsündedir ve ona katılanlar bir hayat boyu o yolda yürümek için katılırlar. Ordu şimdiki düzeni korumak, desteklemek ve yaymak için bir araçtır. Kitle hareketiyse şimdiki düzeni bozup yıkmak için gelir.” (s. 128)

“Kitle hareketlerinin meydana gelişlerinde bizce en önemli nokta olarak görünen bütün büyük liderlerin sahneye çıkmaları için, oldukça uzun bir bekleme dönemi vardır. Onların sahneye çıkmaları ve rollerini oynamaları için sahnenin tesadüfler ve diğer insanların çalışmalarıyla hazırlanmış olması gerekir.” (s. 155)
“Dinî ve milliyetçi hareketlerin de bir değişiklik aracı olduğu herkes tarafından bilinmemektedir. (…) Bir güdüleyici güç olarak şahsî gelişmeye imkân tanınmayan ülkelerde, uyuşmuş bir toplumun uyandırılması veya toplum hayatının geleneklerinde temelden reformlar yapılması isteniyorsa, başka çaba motivasyonlarının bulunması zorunluluğu ortaya çıkar. Dinî, devrimci ve milliyetçi hareketler, böyle bir genel çaba oluşturan motivasyonlardır.” (s. 29)

“Gerek Fransız, gerek Rus devrimlerinin birer milliyetçi hareket hâline dönüşmüş olmaları göstermektedir ki, modern çağda milliyetçilik, kitle heyecanının en yoğun ve en sürekli kaynağıdır ve devrimci heyecanın başlatmış olduğu büyük değişiklikler zincirine son vermek isteniyorsa, milliyetçi heyecanın önü alınmalıdır.” (s. 31)

“Japon milliyetçiliğinin yeniden canlanma ruhundan yararlanılmasaydı, Japonya’nın olağanüstü kalkınması belki de mümkün olmazdı. Bazı Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya’nın) hızla modernleştirilmesinin de, milliyetçi heyecanın iyi bir şekilde teşvik edilmesiyle kolaylaştırıldığı düşünülebilir. Mevcut belirtilere göre bir hükme varıldığında, Asya ülkelerinin uyanışını gerçekleştirecek ortam, milliyetçi hareketlerden başka bir şey olmayacaktır.” (s. 31)

“Yerine başka bir hareket koymak yoluyla bir hareketin durdurulması, her zaman kolay olmaz ve genellikle pahalıya mal olur. Mevcut düzenin değişmemesini isteyenler, kitle hareketleriyle de oynamamalıdırlar. Çünkü, özlü bir kitle hareketi yürüyüşe geçtiği zaman, daima mevcut düzen zarara uğrar. İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki İtalya ve Almanya’da tecrübeli iş adamları komünizmin önlenmesi için tamamen “mantık” yoluyla hareket ederek, Faşist ve Nazi hareketini desteklemişlerdir. Fakat bu şekilde hareket etmekle, bu tecrübeli ve mantık adamları kendi yok oluşlarını kolaylaştırmışlardır.” (s. 49)

“Tehlike zamanlarında, sel felaketlerinde, büyük yer sarsıntılarında, hastalık salgınlarında, ekonomik kriz dönemlerinde ve savaş zamanlarında tek başına şahsî çabalar faydasızdır ve böyle zamanlarda her durumdaki halk, bir lidere itaat etmeye ve onu takib etmeye hazırdır. Bu durumda itaat, hergünkü güvensiz bir yaşantı içinde tutunulabilecek tek sağlam kayadır.” (s. 161)

“Fikir adamlarının uyumlu bir şekilde beraber çalıştıkları nadir görülür; buna karşılık eylem adamları arasında bir arkadaşlık genellikle kolay olur. Takım halinde çalışma, entelektüel veya sanata dair işlerde az bulunur, fakat eylem adamları arasında bu tabiî ve çoğunlukla gerekli olan bir şeydir. Komünist bir sanayi bakanının kapitalist bir sanayiciyle ortak olan yönü, Komünist bir teorisyenle olduğundan herhalde daha fazladır, çünkü her ikisi de eylem adamıdır.” (s. 164)

“Bir yerde daha önce bulunmayan bir yazar-konuşmacı azınlığının ortaya çıkması, devrime doğru atılan bir adımdır. Batı ülkeleri yalnız yabancıya karşı düşmanlık duygularına neden olmakla değil, aynı zamanda insan değerine oldukça yer veren kültürel faaliyetleriyle de bilmeyerek Asya’daki kitle hareketlerini tahrik etmişlerdir. Hindistan’daki, Çin’deki, Endonezya’daki devrimci liderlerin çoğu öğrenimlerini muhafazakâr Batı okullarında yapmışlardır. Dindar ve muhafazakâr Amerikalılar tarafından yönetilen ve finanse edilen Beyrut’taki Amerikan Koleji, Arab dünyası için devrimciler yetiştirmektedir. Çin’deki misyonerlik okulu öğretmenleri de bilmeyerek, Çin Devrimi için ortam hazırlayanlar arasında bulunuyordu.” (s. 177)

“Bir kitle hareketinin öncülüğünü söz ustaları, gerçekleştirilmesini aşırılar ve toparlanmasını da eylem adamları yaparlar. Bu rollerin birbirinin ardından gelen başka kişiler tarafından oynanması, genellikle dayanıklılığı için yararlıdır ve belki de gerekli bir önşarttır. Aynı kişi veya kişiler bir kitle hareketini başından itibaren olgunluk devresine kadar yönetirse, o kitle hareketi başarısızlıkla sonuçlanabilir.” (s. 193)

Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar kitabında, altını çizecek daha çok cümle var. Amerikan pragmatizminin tipik bir ifadesi olan bu kitab, hiç şüphesiz pragmatist devrimcilerin de ilgisini çekecektir.

Kaynak: Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, İm Yay., İstanbul 1995

Gülçin Şenel

Seriyye 2. Sayısıyla Okuyucularının Karşısında..

"Allahsıza, Ahlaksıza, Vatansıza, Namussuza ÖLÜM!.." SERDENGEÇTİ

Dergi sayılarına ulaşmak için TIKLAYIN

Serdengeçti Dergisinin Çıkışı

          Okulu bir türlü bitiremeyen Osman Yüksel, Ankara’da, yapılan yanlışlıkları ve haksızlıkları halka duyurmak ve bunlara bir ‘dur’ demek için kendisiyle özdeşleşen Serdengeçti isimli dergiyi çıkarmaya karar vermiştir. Serdengeçti dergisi Osman Yüksel’in deyimiyle “Allah’a, Millete, Vatana koşanların dergisi”dir. Bu dergiyi çıkarmasıyla birlikte Osman Yüksel, Serdengeçti olarak anılmaya başlanmıştır. Gerçekten de, “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturuyla olaylara yaklaşan Osman Yüksel için bu soyadı çok uygun olmuştur ve herkes bunda hemfikirdir. 
          Kırk yıla yakın bir zaman yayıncılık hayatı olan Osman Yüksel’in 15 yılda 33 sayı çıkarabildiği Serdengeçti dergisinin, hem kendi hayatında hem de Türk basın tarihinde büyük önemi vardır.  Serdengeçti dergisi, din, mukaddesat ve milliyet düşmanlarının üzerine adı gibi ‘Serdengeçti’ cesaret ve gözü karalığı ile gitmiştir. Osman Yüksel, dergisi için “Serdengeçti’deki her ses, her sada maröken koltuk, bol harcırah, hususi vagon sahiplerinin rahatını bozmuştur. O satırlar bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ızdırabını haykırıyor” (Serdengeçti, 3. Sayı, 6) demiştir.
          Osman Yüksel, Serdengeçti dergisiyle söylemesi lazım gelen her sözü fütursuzca söylemiştir. Serdengeçti bir ruhla bütün kötülüklerin, ahlaksızlıkların üzerine dolu dizgin yürümüştür. Savcılık, mahkeme ve iktidarlara rağmen bu kararlılığını devam ettiren Osman Yüksel, Serdengeçti dergisinde kaleme aldığı yazılarından dolayı muhtelif ceza davalarından toplam 4 buçuk yıla yakın hapis yatmıştır.  Osman Yüksel, Serdengeçti dergisini çıkarmak için hazırlık yaparken espiri alışkanlığını da işin içine katarak dergiyle ilgili önemli bilgiler vermektedir:  “Söğecek olan: Osman Yüksel… Hapse girecek olan: Yazı İşleri Müdürü (Bekir Sami Özdemir) diyordu. Bazen de: İdarehane: Lamekan,  Mesul Müdür: Bulunamadı… Mecmuanın çıkış süresi: Nerede ve ne zaman çıkacağı belli olmaz ama, bir çıkar pir çıkar” (Balcıoğlu, 2002, 179). Bu şekilde espiriler yapan Osman Yüksel, bunların bazılarını Serdengeçti dergisinde neşretmekten de geri kalmamıştır.  ‘Bir kuşağın; çocukken ninnisi, gençken türküsü olmuş nice deli poyrazlar gibi şiirleri, yürek yakan ağıtları hep bu dergilerde yayınlandı. Bu dergi sayfalarında fırtınalar estirdi, gemiler batırdı. Apar topar dergisini toplatıp, kendisini zindanlara, tabutluklara tıktılar. Çıktığı zaman, üzerinde henüz hapishanelerin kırpık yataklarının kokusuyla yeniden kaleme sarıldı. Kalemini kılıç gibi kullanarak, en girilmez kalelere girdi, aşılmaz burçlara tırmandı…” (Balcıoğlu, 2002, 16-17).

           Yakın dava arkadaşı Necip Fazıl Kısakürek, Serdengeçti dergisinin idarehanesi ve Osman Yüksel’i şöyle tasvir etmektedir: “Ankara’da (step) şehrinin Denizciler caddesinde, hem idarehane, hem yatakhane, bir tarafında rast gele yığın yığın kitap ve dergi, bir köşesinde yorgun-argun yatak veyorgan, yerde yağları donmuş bir yemek tabağı ve giyildikten sonra atılmış yün çoraplar, çarpuk-çurpuk ayak parmaklarını konuşturan düşünceli bir çift eski potin, garip ve hazin bir mekan zarfı içindeki, kirpi saçlı ve katran kuyusu gözlü adam… Gayet içli, tabak gıcırdasa zıplayacak kadar zaif, sinirli, hudutsuz, evhamlı, (metafizik) fikirlere karşı ‘yangın var!’ diye bağırasıya beyni sancılı, ama kafiye hatırı için hakikatlere kıyasıya insiyaklarına tabi, (espri) düşkünü ve kelime oyunu tiryakisi, eski Türkçü ve yeni İslamcı, her şeyin üstünde de mayası tertemiz ve ruhu ipince, ‘Serdengeçti’ iddialı, dağınıklık ve perişanlıktan geçemez bir tip… Aksekilidir; ve sabık şairin o güne kadar tanıdığı Aksekililerden apayrıdır. Akseki modelinin tamamıyla yabancısı olduğu bir iç dünyaya kapalı, belki o dünyayı başına yıkarak, ihtilaçlar ve ihtiraslarla dolmuş, marazi çapta bir hassasiyet… Şöyle der: Akseki birçok zahiri din adamı yetiştirmiştir ama evliyalık kokusundan mahrumdur.  Yakın akrabası, Diyanet İşleri Bakanı Aksekili Ahmed Hamdi’ye otomobil tahsis edildiğini duyunca yapıştırıvermiştir:  Sıratı bu otomobille mi geçeceksin!  İnönü resimli pulları abone bantlarına yapıştırırken onların tutmadığını görüp haykırmıştır: Koltuğuna yapıştığın gibi yapışsana! Sabık şaire ‘üstad’ yerine ‘ustad’ der ve o konuşurken çok defa başını elleri arasına alıp uzak bir köşeye çekilir. Hasılı, binbir zaaf içinde cins bir adam” (Kısakürek, 1985, 362-363).

           Osman Yüksel’in 20 Nisan 1947 tarihinde çıkarmaya başladığı Serdengeçti dergisi, tüm Türkiye’de büyük yankı uyandırmıştır. Hatta derginin ilk sayısı birkaç kez daha basılmıştır. Piyasaya çıkar çıkmaz tükenen Serdengeçti’nin ikinci baskısı da aynı ayda yayınlanmıştır. Serdengeçti’ye bu oranda ilgi gösterilmesine sebep olarak tek parti iktidarının hüküm sürdüğü ve kimselerin konuşamadığı bir dönemde birçok insanın söylemek isteyip de söyleyemediklerini Serdengeçti’nin net ve dolaysız bir şekilde ifade etmesi gösterilmektedir. ‘Allah’ demenin yasak olduğu bir devirde Serdengeçti’nin ‘Allah’ dediğini aktaran Hekimoğlu İsmail, “O zaman dağıtım şirketleri yok, Serdengeçti, kitapçılara, kırtasiyecilere geliyordu, onlar da fısıltı halinde bazı kimselere söylüyordu. Alan gizliden gizliye alıyor, gizli gizli okuyordu. Çünkü her memurun ağzından çıkan söz kanundu” (Aktaran: Balcıoğlu, 2002, 207) demektedir. Emine Bağlı da kimsenin sesini çıkaramadığı bir devirde amcası Osman Yüksel’in, Serdengeçti dergisiyle tek başına muhalefetlik yaptığını anlatmaktadır.  Serdengeçti dergisinin büyük ilgi görmesi iktidarın da dikkatini çekmiştir. Osman Yüksel, bununla ilgili şunları söylemektedir: “CHP’den dört kodaman bizim tanıdığımız büyüklerden birini ziyaret ediyor. ‘Bu gence yazık olmasın, biz bunu himaye edelim. Matbaa bulalım, para bulalım’ diyorlar. Tabii biz reddediyoruz. Sonra da mahkemeye veriyorlar (Serdengeçti, 5. Sayı, 7).  27 Nisan 1947 tarihli birinci sayının 2. baskısının birinci sayfasında “Genç Arkadaşlar!..” başlığıyla şu ifadelere yer verilmektedir: “Serdengeçtiler, her türlü kötülüklerle amansız bir şekilde mücadele etmek için ortaya atıldılar. Onlar ilhamlarını Allah sevgisinden, millet sevgisinden, vatan sevgisinden alıyorlar. Bu memlekete ve bu millete, bitmiş tükenmiş müstahase haline gelmiş adamlardan, İttihat ve Terakki artıklarından hayır gelmeyeceğine inanmış bulunuyorlar. Vatanı taze bir heyecan tufaniyle yeniden fethetmek, bu topraklara, ‘Bu topraklar için toprağa düşenlerin’ çocuklarını hakim kılmak istiyorlar. Gençler! Aşınmamış vicdanların gür sesleri… Sizde bu çetin yolda pervasızca yürümeğe yemin edenlerin safına, Serdengeçti’ler kafilesine katılınız!” (Serdengeçti, 1. Sayı, 3). 

         Birinci sayıda bulunan “Bir Fakültenin İçyüzü” ve “Azap Hücrelerinde” isimli yazılarından dolayı Osman Yüksel fakülteden atılmanın yanında mahkemeye verilmiştir. Mahkemede savunmasını yapan Osman Yüksel, kendi ifadesiyle ‘kalplerde beraat etmesine’ rağmen mahkemece 6 ay 2 gün hapis ve 202 lira para cezasına çarptırılmıştır. Hakim, Osman Yüksel’e 3 buçuk ay yerine şiddet sebepleri bularak 6 ay ceza verip, tecil imkanını da ortadan kaldırmak için 2 gün daha eklemiştir. (Serdengeçti, 3. Sayı, 7).  O dönem hapishanede bulunan Abdurrahim Balcıoğlu da Osman Yüksel ile ilgili ilk düşüncelerini şöyle aktarmaktadır: “Yeni gelen tutuklu; orta boylu, esmer tenli, iri yarı gözlü, tipik Osmanlı burunlu, saçları kabarık, dimdik yürüyüşüne uygundu… Etrafına dikkatle bakıyordu. Bir şeyi, bir şeyleri arıyor, en azından nerede olduğunu, bilmediği bu yere neden getirildiğini, önünde ve arkasında onu getirenlerin kimler olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi…” (Balcıoğlu, 2002, 8). “600 kişinin barındığı koca hapishaneyi şu iki kelime ile hulasa etmek mümkün: Ah ve af!” (Serdengeçti, 2003, 68) şeklinde başladığı ‘Mahkumlar Arasında’ isimli yazısında Konya Hapishanesi’ndeki izlenimlerini yazan Osman Yüksel için artık her sayının ardından mahkeme yolu gözükmüştür. Bundan dolayı ileriki sayılarında derginin son sayfasına “Açın kapıları Osman geliyor” diye de yazmıştır. Mahkumiyetinden dolayı Konya’da çıkan 3. sayıda Osman Yüksel, hapis yatmasına neden olan davadaki savunmasına ver yermiştir: “Muhterem Hakimlerim… Şu anda kendimi yalnız sizin huzurunuzda değil, her şeyi bilen, gören Kadirimutlak adil bir Allah’ın huzurunda hissediyorum. Ta küçüklüğümden beri kafama yerleşmiş bir peygamber sözü vardır. ‘Ey insan, nerede bir kötülük görürsen onu elinle önlemeye çalışacaksın, elinle önleyemezsen dilinle, dilinle de önleyemezsen kalbinle takbih edeceksin!’ Bu mukaddes söz, benim alnıma bir mukedderat çizgisi gibi hak edilmişti. Söylediklerim, yazdıklarım hakikatın ta kendisidirler. Onlar müdafaa istemeyen, çıplak yalınkılıç hakikatlardır. Benim burada yapacağım iş bu hakikatlere tercüman olmaktan ibarettir. Ben bir vasıtayım. Hak ve hakikat olan O’dur. Şimdiye kadar vicdanımı kötüye kullanmadım. Bundan böyle de kullanmayacağım. Size hadiseleri bir fotoğraf makinesi sadakatiyle perde perde, sahne sahne göstereceğim. Seyredeceğiniz manzaralar iç açıcı manzaralar değildir. Bazen tiksindirici, bazen azap verici, hüzün verici ve ekseriya düşündürücü olacaktır. Bu sahne, perde perde değişen manzaralar içinde değişmeyen bir şey var: hakikat.” Bu ifadelerinin ardından Osman Yüksel, yazısında da kaleme aldığı olayları tek tek hakimlere de anlatmıştır. Ardından da savunmasını şöyle tamamlamıştır: “Şimdi soruyorum. Adil ve merhametli kanunlar! Hasan Ali Yücel’e dalkavuk dediğim için beni üç buçuk ay hapse ve yüzlerce lira para cezasına mahkum eden, insan haysiyet ve şerefine en yüksek payeyi veren kanunlar. O zaman siz nerede idiniz? Yalnız bunlar mı? Ben daha neler neler gördüm. Bayılıncaya kadar dövülen insanlar, mahsenlerde çürütülen, küf kokan canlı cesetler gördüm. Şimdi anlıyorsunuz değil mi ben neden Serdengeçti oldum. Onun içindir ki Serdengeçti’deki her ses, her sada maröken koltuk, bol harcirah, hususi vagon sahiplerinin rahatını bozmuştur. O satırlar bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ızdırabını haykırıyor” (Serdengeçti, 3. Sayı, 5).  İlk çıkışta derginin satış fiyatı 30 kuruş olarak belirlenmiştir. Sayfa sayısı, yer ve zaman ise imkanlara göre sürekli değişmektedir. Çünkü Osman Yüksel daha birinci sayıda mahkum edilmiştir.  Yayın adresi değişen Serdengeçti dergisinin Mayıs 1947’de çıkan ikinci sayısında Osman Yüksel, birinci sayıda kaleme aldığı “Bir Fakültenin İçyüzü” başlıklı yazısını devam ettirmekle birlikte, tabutluklarda yaşadıklarını “Azab Hücreleri” ismiyle yayınlamıştır. Ayrıca bu sayıda ilk sansüre uğrayan Serdengeçti dergisine “3 Mayıs Feveranı” başlıklı yazının girmesi engellenmiştir. Osman Yüksel, bu sayıda sansür olayını şöyle anlatmaktadır: “Osman Yüksel’in ‘3 Mayıs Feveranı’ adındaki alev parçası gibi yazısı çıkartılmış, matbaa tarafından basılmamıştır. Onun yerine koyduğumuz ‘Manevi Emperyalizm’ başlığını taşıyan makaleden de en canlı yerler çıkarılıp atılmıştır. Bağrımızdan kalbimizi söker gibi en canlı, en hareketli ve pervasız yazılarımız sökülüp atılıyor. Serdengeçti istediği gibi konuşamıyor” (Serdengeçti, 2. Sayı, 2). Derginin ikinci sayısının Ankara piyasasında keyfi kanunsuz olarak toplatıldığını anlatan Osman Yüksel, bayilerin tehdit edildiğini, bazılarından da bu mecmuayı satmayacaklarına dair kağıtlar alındığını söylemektedir. Elinde matbuat kanunu olduğu halde Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Bora’ya giden Osman Yüksel, bu hareketin kanunsuz olduğunu, gazete ve mecmuanın ancak mahkeme kararıyla toplatılabileceğini söylemiştir. Bunun üzerine savcı, bir yanlışlık olduğunu ve mecmuaların hemen iade edileceğini belirtmiştir. Osman Yüksel, bu hadisenin o zaman Kudret gazetesine de aksettiğini söylemektedir (Serdengeçti, 5. Sayı, 7). Ayrıca daha ikinci sayısında Serdengeçti dergisinin bayilerden, zamanın parasıyla ciddi bir miktar olan 65 bin TL gibi yüksek bir meblağ alacağı bulunmaktadır (Yılmaz, 2001, 98). 30 kuruş fiyatı olan derginin bu kadar alacağının olması karşısında Osman Yüksel ikinci sayının son sayfasında bayilere sattıkları derginin paralarını ödemeleri konusunda uyarıda bulunmaktadır.  Serdengeçti’nin 3. sayısını Konya’da basan Osman Yüksel, matbaanın sonradan çekindiğini, mecmuaları kırmadan ceride halinde çıkarıverdiğini anlatmaktadır. Bir otel odası tuttuklarını ve arkadaşlarıyla binlerce mecmuayı iki gün içinde kırıp, dürüp, büktüklerini anlatan Osman Yüksel, dergilerin üzerine abonelerin adreslerini yazdıklarını diğer taraftan da pul yapıştırdıklarını belirterek, “Hani o üstünde insan fotoğrafı olan ‘20’ paralık pullardan. Fakat pullar bir türlü yapışmıyordu. Serdengeçti güldü, ‘be mübarek’ dedi, ‘sandalyeye yapıştığın gibi yapışsana” (Serdengeçti, 4. Sayı, 19). Süleyman Arif Emre, şair Eşref gibi, Neyzen Tevfik gibi Osman Yüksel’in bir tarafı olduğuna dikkat çekerek, şöyle söylemektedir: “Osman derdim, yazdığın yazıları neşredilmeden önce bana göster, bak şimdi avukat da oldum. Yazının tesir ve kuvvetine halel vermeden onu hukuki açıdan zararsız hale getireyim, başın belaya girmesin… Ne mümkün, yazılarını neşretmeden önce bilhassa benden, namahremden kaçırır gibi gizlerdi. Ben ancak mahkemeden, açılan dava için celphane veya tutuklama müzekkeresi geldikten sonra işe vakıf olabilirdim. O kerteden sonra geliyor; ‘Yahu Arif ne var bunda? Şunun şurasında bir espri yapmışız Koca koca hakimler, savcılar oturmuş, ciddi ciddi iş yapıyoruz diye bilmem şu kanunun bu faslına girmez, şu faslına girer diye ahkam çıkarıyorlar. Doğru mu bu işler?” (Aktaran: Balcıoğlu, 2002. 181). Süleyman Arif Emre’nin anlattığına göre; Osman Yüksel iki defa da müstehcen neşriyattan ceza mahkemesine düşmüştür. Çok gülünç bir espiri imal edince kural mural tanımadan neşreden Osman Yüksel’in bu esripileri Süleyman Arif Emre’ye göre suç unsuru taşısa da beraat ettirilmiştir. Emre, davaya bakan hakimlerin bu espirilere bayıldığını, inceleme yapıyorken kahkaha tufanlarını duyduklarını aktararak, beraat kararının bile açıklanırken gülmemek için epey direnildiğini anlatmıştır.  Osman Yüksel’in hukukçu abisi Hasan Selami’nin de çok defa kendisine yazılarını yayınlamadan kendisinin okumasını teklif ettiğini anlatan Emine Bağlı, amcasının buna yanaşmadığını ve ‘ben onu sana gösterip düzelttikten sonra bir manası kalmaz’ dediğini ifade etmektedir. Osman Yüksel’e Serdengeçti dergisinin 4 sayısını çıkartmak 11 ay sonra nasip olmuştur. Derginin ikinci yılının birinci sayısı olan 5. sayıda ise yine ödenmeyen paralardan dolayı bayilere yönelik sitem yer almaktadır. 

         Osman Yüksel, 1950 yılında DP iktidarının hemen arefesinde ‘Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?’ başlığı altında bir broşür neşretmiştir. Bu broşür toplatılırken, Osman Yüksel de mahkemeye verilmiştir. Osman Yüksel’in haklılığı ortaya çıkınca serbest bırakılmıştır.  “16 sayfadan ibaret, cirmi küçük cürmü büyük esercik fevkalade rağbet görmüş birkaç gün içinde sürümü onbinleri aşmış. Bizim neşriyatımızı noktasına virgülüne varıncaya kadar takip eden o zamanın iktidarı neslimizi mahvedenlerin niyetini, ziynetini, taktiklerini gösteren bu broşürü, Bakanlar Kurulunun kararı, İçişleri Bakanlığının emirleriyle, memleketin her köşesine, nahiye merkezlerine, hatta en küçük jandarma karakollarına varıncaya kadar çektiği telgraflarla toplattırmaya kalkıştı. Bakanlar Kurulunun bu kararı, İsmet Paşa’nın imzası ile Resmi Gazete’de aynen neşredildi. Bu küçücük, bir formalık broşür için Bakanlar Kurulunun toplanması, İçişleri Bakanlığının her yere yardırdığı şifreli telgraflar, nihayet zamanın Reisicumhurun imzası ile Resmi Gazetede broşürümüzün ‘yasak kitap’ olarak ilan edilmesi, o devrin zihniyetini göstermesi bakımından çok mühimdir. İş bu kararla da bitmedi. Hemen savcılığa celbedilerek sorguya çekildik. Milli Mücadeleyi yanlış istikamette göstermekten, bilmem neden, den, den, mahkemeye verildik. Halbuki biz bu eserimizde, Milli Mücadele günlerini, Kuva-yı Milliye ruhunu bütün sıcaklığı, heyecanı ile canlandırmış, böyle bir hava içinde doğan, büyüyen bir şehid yavrusunun sonradan menfi telkinlerle nerelere kadar sürükleneceğini, düşeceğini göstermek istemiştik.Tepeden inme emirlerle hareketegelen savcılığın iddialarını teker teker ele alarak çürüttük. Bu iddialar mahkeme tarafından da tasvip edilmedi, brüşürümüz serbest bırakıldı!...” (Serdengeçti, 2000, 7-8). Bu arada Osman Yüksel, 1939 yılında yaptığı vatani görevine ek olarak 1950 yaz devresinde tekrar askere çağrılmıştır. Yedek Subay Okulu Nakliye Bölüğünde eğitim alan Osman Yüksel ardından Türk Silahlı Kuvvetlerinde subay olarak bir süre görev almıştır.  Osman Yüksel’in askerlik görevini yaptığı dönemde Türkiye’deki tek parti rejimi de sona ermiştir.

        1946 yılında kurulan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmiştir. İlk icraatlarından biri olarak zorla Türkçe okutulan ezanı tekrar Arapça okutmaya başlayan DP Hükümeti, geniş halk yığınlarının yanısıra Osman Yüksel tarafından da takdirle karşılanmıştır. Nitekim bu uygulamanın bir süre sonrasında Osman Yüksel, Serdengeçti dergisinin 11. sayısında “Yıkıldılar” başlıklı bir yazı kaleme almış ve okuyucularıyla paylaşmıştır.  Meşru olmayan olarak nitelediği CHP’ye karşı takındığı tavrın DP’ye farklı olacağına yazılarında işaret eden Osman Yüksel, buna rağmen DP’nin yanlışı olması durumunda karşı çıkacağını da net bir şekilde ortaya koymuştur. Hatta Serdengeçti dergisinin 15-16. sayısında “Yaşa Be Menderes” başlığıyla kaleme aldığı yazıda şöyle demektedir: “Aziz Başvekil!... Sen bu milleti tuttukça bu millet seni başında taşır. Tekrar ediyorum; sen politika cambazlarının, sen basma kağıt tüccarlarının, sen dönmelerin, sen iki yüzlü, üç yüzlülerin hezeyanlarına, tehditlerine kulak asma. Sen bize bak bize!... Allah tuttuğun hayırlı işlerinde sana yardım etsin. Bir kelime ile; varol, sağol!...” (Serdengeçti, 15-16. Sayı, 25).

        İktidarının devam eden yıllarında Osman Yüksel’in ifade ettiği ve tehditlerine kulak asmamasını istediği çevreler karşısında Menderes geri adım atmak zorunda kalmıştır. Ancak Osman Yüksel’in siyaseten de olsa geri adıma ve yine kendi tabiri ile halka sırt çevrilmesine hiç mi hiç tahammülü olmamıştır. Menderes’in bu durumuna karşı Osman Yüksel, “Bu Kervan Böyle Gitmez” isimli bir şiir yazarak, yanlışlarını ortaya dökerek kendisini uyarmıştır. Demokrat Parti döneminde de sık sık mahkemelik olan ve hapis yatan Osman Yüksel, “Biz Halk Partisini yıkan kuvvetlerin arasında hatta önünde olduğumuz halde Demokrat Parti devrinin de tokadını yiyenlerdeniz. Biz her devrin menkubuyuz” demiştir (Serdengeçti, 2003, 14). 

        Serdengeçti dergisinin yanında Osman Yüksel, Bağrıyanık isimli bir mizah dergisi de çıkarmış, ilk sayısında yazılardan dolayı mahkemelik olan dergi bir daha çıkamamıştır. Bağrıyanık dergisinin ikinci sayısını Serdengeçti dergisinin içinde bölüm olarak yayınlayan Osman Yüksel, ayrıca Mehdi isimli bir dergi de çıkarmak istemiş ancak bunu gerçekleştirememiştir.