4 Nisan 2011 Pazartesi

Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi



Kesin İnançlılar veya İhtilalci Hareketlerin Anatomisi


Yıllar önce okuduğumuz bir kitabı, aktüel gündemin, iç bunaltıcı siyasî kapışmaların ortasında yeniden hatırlamak, derin bir nefes alıp, hadiseleri sil baştan gözden geçirmemizi sağlayabilir. Amerikalı yazar Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar isimli eseri, böylesi bir kitab. Bütün dünyanın fıkır fıkır kaynadığı, ihtilalci halk hareketlerinin gücü eline almaya başladığı böyle bir dönemde, yeniden okunması gerekiyor bizce.

Eric Hoffer, 1902’de, Amerikalı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. 6 yaşında bilinmeyen bir sebeble kör olur. 15 yaşında yeniden görmeye başlayınca, tekrar kör olma korkusuyla okumaya başlar. Bulduğu her kitabı yutarcasına okur. 18 yaşında babasını kaybedince beş parasız kalır ve hamallıktan maden işçiliğine kadar her türlü işte çalışır. Bu arada okumaktan asla vazgeçmez. Montaigne’in Denemeler isimli kitabını okuduktan sonra, kendisinin de bir yazar olabileceğine karar verir. Bir yayınevine gönderdiği mektubla dikkatleri üzerine çeker. İlk yazdığı eser olan Kesin İnançlılar çok ilgi topladığı, çeşitli dillere çevrildiği hâlde, o, limandaki hamallık işine devam eder. Emekli olana kadar da işinden ayrılmaz. Bu arada İnsan Aklının Hırslı Dönemi, Değişimin Sıkıntıları ve Zamanımızın Çılgınlıkları isimli eserlerini yazar. Ancak onun dünyaca ünlü bir yazar olmasına sebeb olan, Kesin İnançlılar isimli eseridir. Üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan bu eser, esasında devrimci hareketlerin nasıl meydana geldiği, nasıl taraftar topladığı, ne şartlarda güçlendiği gibi suallerin cevabını aramaktadır. Elbette Hoffer, bu eseri devrimci hareketlerin el kitabı olsun diye yazmamıştır; başta kendi vatanı Amerika olmak üzere, yerleşik ve güçlü devletleri devrimci hareketlere karşı bilgilendirmek amacını gütmektedir. Eseri okurken bu durumu gözönünde tutmakta fayda var. Doğrusu, Eric Hoffer’ın, hayatı boyunca fakirlerin, işsizlerin, ezilmişlerin arasında yaşaması ve derin entelektüel malûmatı, halk hareketleri hakkında onu bir uzman yapmış gibi gözükmektedir.

1951 yılında yayınlanan ve günümüze kadar pek çok baskısı yapılan eser, Türkçeye 1968 yılında tercüme edilmiş. Eric Hoffer kitabını şöyle takdim ediyor:
“Bu kitabta ister dinî hareketler olsun, ister sosyal devrimler veya milliyetçi hareketler olsun, bütün kitle hareketlerinde ortak olan bazı özellikler incelenmiştir. Bu kitab, bütün kitle hareketlerinin birbirinin aynı olduğunu iddia etmemektedir, fakat bazı temel hareketlerinde öylesine ortaktırlar ki, bu onların aynı familya içinde görünmesine imkân vermektedir.” (s. 23)

Kitabın girişinde Hoffer eseri yazma gayesini şöyle açıklar:
“İçinde yaşadığımız bu günlerde, kesin inanç adamının içgüdü ve tepkileri hakkında bir bilgi sahibi olmak çoğumuz için gerekli bir durum almıştır. Hernekadar içinde yaşadığımız çağ, dinsiz bir çağsa da, inançsız olma yönünden durum tam tersinedir. Kesin inanç adamı her yerde yürüyüşe geçmiştir ve gerek saptırma ve gerekse düşmanlığı tahrik etme yoluyla dünyayı kendi hayaline uygun şekle sokmaktadır. Bizler onun tarafına geçecek de olsak, onun karşısına çıkacak da olsak, kesin inanç adamının bünyesini ve potansiyelini elimizden geldiği kadar tanımak bizim yararımızadır.” (s. 25)

Hoffer’ın bir nevî aforizmalar hâlinde yazdığı Kesin İnançlılar’dan gözümüze takılanlar:
 “Amerika ve İngiltere’nin (veya Batının diğer demokrat ülkelerinin) Asya ülkelerini geri kalmışlıktan ve uyuşukluktan kurtarmada direkt ve lider bir rol oynamamalarının nedenini anlamak güç değildir. Şöyle ki, demokrasi rejimlerinin, Asya’nın milyonlarca insanında yeniden canlanma ruhunu alevlendirmeye ne güçleri ne de böyle bir niyetleri vardır. Doğunun uyandırılması yönünde, Batı demokrasilerinin yapmış olduğu yardım dolaylı ve şübhesiz ki, arzu edilmeyen bir şekilde olmuştur. Batı demokrasileri, bu ülkelerde Batı’ya karşı gücenme hislerini alevlendirmişler ve işte bu Batı aleyhtarı heyecandır ki, çağımızda Doğu ülkelerini yüzyıllardan beri süregelen uyuşukluğundan uyandırmaktadır.” (s. 32)

“Ordudan yeni terhis edilmiş olan bir kişi, ideal bir potansiyel taraftardır ve bu tip kişileri, çağımızdaki bütün kitle hareketlerinin ilk taraftarları arasında görürüz.” (s. 79)

“Bir toplumun, bir kitle hareketi için elverişlilik derecesini gösteren en iyi olay, boşalacak yol bulamamış bunalımdır. Kitle hareketlerinin doğuşundan önceki dönemlere ait açıklamaların hepsi genel bir bunalımdan bahsetmişlerdir; ve başlangıç dönemlerindeki kitle hareketlerinin, sömürülenlerden ve ezilenlerden ziyade, bunalanlar arasından taraftar ve sempatizan bulması daha güçlü bir ihtimaldir. Kitle hareketlerini kışkırtmakla görevli bir kişi için, halkın can sıkıntısından bunalmış durumda olması, ekonomik ve politik çarpıklıklar içinde kıvranır durumda olması kadar elverişli bir ortamdır.” (s. 88)

Hitler döneminden önceki Almanya için Hermann Rauschning diyor ki, “Savaşı kaybettikten sonra karşılaştığımız en büyük dertlerden biri, kişilerin her şeyin sonuna gelindiği inancı olmuştur.” Modern bir toplumda insanlar ancak ardı arkası kesilmez, telaşlı bir hayatın getirdiği şaşkınlık içinde yaşadıkları sürece umutsuz yaşamaya dayanabilirler. İşsizliğin oluşturduğu karamsarlık, yalnız yoksulluk korkusundan değil, hayâllerde geleceğe âit boşluktan da ileri gelmektedir. İşsiz kalan kişilerin, kendilerine maddî yardım yapandan çok, kendilerine ümit aşılayanları takib edecekleri daha güçlü bir ihtimaldir.” (s. 43)

“Şimdiki hayatımızda şahsî ilgilerimiz ve ümitlerimiz bu hayatı yaşamaya değerli kılmayacak nitelikteyse, hayatı değerli kılacak şeyi aramaya ihtiyaç duyarız. Nefsini adamanın, sadakatin ve manevî teslimiyetin her çeşidi, aslında ziyan olan değersiz hayatımıza bir anlam verecek amaçlar aramamızdandır.” (s. 44)

“Daha iyi bir gelecek ümidini sağlamadan, şimdiki zamanı etkili bir şekilde değerden düşürmek imkânsızdır. İçinde yaşadığımız devrin kötülüklerinden ne kadar yakınırsak yakınalım, eğer geleceğin teklif ettiği ihtimal şimdinin daha da kötüleşmesi veya şimdinin aynen devam etmesi olacaksa, mevcut düzenle uzlaşma eğilimimiz kaçınılmaz olur – bu bizim için zor olsa bile…” (s. 107)

“Şimdi’yi reddedip gözlerini ve kalblerini ilerideki şeylere yöneltmiş olanlar, ileride gelecek fayda ve tehlikelerin şimdiden gelişmekte olan tohumlarını görme yeteneğine sahibtirler. Bu nedenle, hayâl kırıklığına uğramış kişiler ve kesin inançlılar, şimdiki dengenin devamını isteyenlere nisbetle daha iyi kehanette bulunurlar. “Aşırılar genellikle, geleceğin gereklerini daha iyi kavrarlar”” (s. 110)

“İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve benzeri şeyler uğrunda ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kişinin maddî bir kazanç uğruna canını vermesidir. Nefsi feda etmek, maddî bir kazancın tezahürü olamaz. Nefsimizi savunmak için ölümü göze aldığımız zaman bile çarpışma gücümüz, maddî menfaatten daha çok, namus, gelenek ve hepsinin üstünde ümit gibi manevî şeylerden doğar. Ümit bulunmayan yerde, insanlar ya çarpışmaktan kaçıp uzaklaşırlar yahut kendilerini çarpışmaksızın öldürülmeye bırakırlar. (…) Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş olan Yahudilerin, Filistin’e geldikleri zaman cesaretle çarpışmış olmaları ilgi çekici bir olaydır.” (s. 116)

“Ordu, yeni bir hayat ihtiyacını karşılayacak bir durum ortaya koymaz; ordu, insanı günahlarından temizleyen bir kurtuluş yolu değildir. Ordunun bir baskı yapma heveslisinin elinde, zorla yeni bir hayat tarzını kabul ettirmek için bir araç olarak kullanılması mümkündür. Fakat, ordu, başta, yerleşmiş bir düzeni –ister eski ister yeni bir düzen olsun-, korumak ve genişletmek için kurulmuş bir araçtır. Ordu, istendiği zaman toplanan, istendiği zaman dağıtılan geçici bir araçtır. Diğer taraftan, bir kitle hareketi ise sonsuza kadar devam eden bir araç görüntüsündedir ve ona katılanlar bir hayat boyu o yolda yürümek için katılırlar. Ordu şimdiki düzeni korumak, desteklemek ve yaymak için bir araçtır. Kitle hareketiyse şimdiki düzeni bozup yıkmak için gelir.” (s. 128)

“Kitle hareketlerinin meydana gelişlerinde bizce en önemli nokta olarak görünen bütün büyük liderlerin sahneye çıkmaları için, oldukça uzun bir bekleme dönemi vardır. Onların sahneye çıkmaları ve rollerini oynamaları için sahnenin tesadüfler ve diğer insanların çalışmalarıyla hazırlanmış olması gerekir.” (s. 155)
“Dinî ve milliyetçi hareketlerin de bir değişiklik aracı olduğu herkes tarafından bilinmemektedir. (…) Bir güdüleyici güç olarak şahsî gelişmeye imkân tanınmayan ülkelerde, uyuşmuş bir toplumun uyandırılması veya toplum hayatının geleneklerinde temelden reformlar yapılması isteniyorsa, başka çaba motivasyonlarının bulunması zorunluluğu ortaya çıkar. Dinî, devrimci ve milliyetçi hareketler, böyle bir genel çaba oluşturan motivasyonlardır.” (s. 29)

“Gerek Fransız, gerek Rus devrimlerinin birer milliyetçi hareket hâline dönüşmüş olmaları göstermektedir ki, modern çağda milliyetçilik, kitle heyecanının en yoğun ve en sürekli kaynağıdır ve devrimci heyecanın başlatmış olduğu büyük değişiklikler zincirine son vermek isteniyorsa, milliyetçi heyecanın önü alınmalıdır.” (s. 31)

“Japon milliyetçiliğinin yeniden canlanma ruhundan yararlanılmasaydı, Japonya’nın olağanüstü kalkınması belki de mümkün olmazdı. Bazı Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya’nın) hızla modernleştirilmesinin de, milliyetçi heyecanın iyi bir şekilde teşvik edilmesiyle kolaylaştırıldığı düşünülebilir. Mevcut belirtilere göre bir hükme varıldığında, Asya ülkelerinin uyanışını gerçekleştirecek ortam, milliyetçi hareketlerden başka bir şey olmayacaktır.” (s. 31)

“Yerine başka bir hareket koymak yoluyla bir hareketin durdurulması, her zaman kolay olmaz ve genellikle pahalıya mal olur. Mevcut düzenin değişmemesini isteyenler, kitle hareketleriyle de oynamamalıdırlar. Çünkü, özlü bir kitle hareketi yürüyüşe geçtiği zaman, daima mevcut düzen zarara uğrar. İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki İtalya ve Almanya’da tecrübeli iş adamları komünizmin önlenmesi için tamamen “mantık” yoluyla hareket ederek, Faşist ve Nazi hareketini desteklemişlerdir. Fakat bu şekilde hareket etmekle, bu tecrübeli ve mantık adamları kendi yok oluşlarını kolaylaştırmışlardır.” (s. 49)

“Tehlike zamanlarında, sel felaketlerinde, büyük yer sarsıntılarında, hastalık salgınlarında, ekonomik kriz dönemlerinde ve savaş zamanlarında tek başına şahsî çabalar faydasızdır ve böyle zamanlarda her durumdaki halk, bir lidere itaat etmeye ve onu takib etmeye hazırdır. Bu durumda itaat, hergünkü güvensiz bir yaşantı içinde tutunulabilecek tek sağlam kayadır.” (s. 161)

“Fikir adamlarının uyumlu bir şekilde beraber çalıştıkları nadir görülür; buna karşılık eylem adamları arasında bir arkadaşlık genellikle kolay olur. Takım halinde çalışma, entelektüel veya sanata dair işlerde az bulunur, fakat eylem adamları arasında bu tabiî ve çoğunlukla gerekli olan bir şeydir. Komünist bir sanayi bakanının kapitalist bir sanayiciyle ortak olan yönü, Komünist bir teorisyenle olduğundan herhalde daha fazladır, çünkü her ikisi de eylem adamıdır.” (s. 164)

“Bir yerde daha önce bulunmayan bir yazar-konuşmacı azınlığının ortaya çıkması, devrime doğru atılan bir adımdır. Batı ülkeleri yalnız yabancıya karşı düşmanlık duygularına neden olmakla değil, aynı zamanda insan değerine oldukça yer veren kültürel faaliyetleriyle de bilmeyerek Asya’daki kitle hareketlerini tahrik etmişlerdir. Hindistan’daki, Çin’deki, Endonezya’daki devrimci liderlerin çoğu öğrenimlerini muhafazakâr Batı okullarında yapmışlardır. Dindar ve muhafazakâr Amerikalılar tarafından yönetilen ve finanse edilen Beyrut’taki Amerikan Koleji, Arab dünyası için devrimciler yetiştirmektedir. Çin’deki misyonerlik okulu öğretmenleri de bilmeyerek, Çin Devrimi için ortam hazırlayanlar arasında bulunuyordu.” (s. 177)

“Bir kitle hareketinin öncülüğünü söz ustaları, gerçekleştirilmesini aşırılar ve toparlanmasını da eylem adamları yaparlar. Bu rollerin birbirinin ardından gelen başka kişiler tarafından oynanması, genellikle dayanıklılığı için yararlıdır ve belki de gerekli bir önşarttır. Aynı kişi veya kişiler bir kitle hareketini başından itibaren olgunluk devresine kadar yönetirse, o kitle hareketi başarısızlıkla sonuçlanabilir.” (s. 193)

Eric Hoffer’ın Kesin İnançlılar kitabında, altını çizecek daha çok cümle var. Amerikan pragmatizminin tipik bir ifadesi olan bu kitab, hiç şüphesiz pragmatist devrimcilerin de ilgisini çekecektir.

Kaynak: Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, İm Yay., İstanbul 1995

Gülçin Şenel

Seriyye 2. Sayısıyla Okuyucularının Karşısında..

"Allahsıza, Ahlaksıza, Vatansıza, Namussuza ÖLÜM!.." SERDENGEÇTİ

Dergi sayılarına ulaşmak için TIKLAYIN

Serdengeçti Dergisinin Çıkışı

          Okulu bir türlü bitiremeyen Osman Yüksel, Ankara’da, yapılan yanlışlıkları ve haksızlıkları halka duyurmak ve bunlara bir ‘dur’ demek için kendisiyle özdeşleşen Serdengeçti isimli dergiyi çıkarmaya karar vermiştir. Serdengeçti dergisi Osman Yüksel’in deyimiyle “Allah’a, Millete, Vatana koşanların dergisi”dir. Bu dergiyi çıkarmasıyla birlikte Osman Yüksel, Serdengeçti olarak anılmaya başlanmıştır. Gerçekten de, “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır” düsturuyla olaylara yaklaşan Osman Yüksel için bu soyadı çok uygun olmuştur ve herkes bunda hemfikirdir. 
          Kırk yıla yakın bir zaman yayıncılık hayatı olan Osman Yüksel’in 15 yılda 33 sayı çıkarabildiği Serdengeçti dergisinin, hem kendi hayatında hem de Türk basın tarihinde büyük önemi vardır.  Serdengeçti dergisi, din, mukaddesat ve milliyet düşmanlarının üzerine adı gibi ‘Serdengeçti’ cesaret ve gözü karalığı ile gitmiştir. Osman Yüksel, dergisi için “Serdengeçti’deki her ses, her sada maröken koltuk, bol harcırah, hususi vagon sahiplerinin rahatını bozmuştur. O satırlar bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ızdırabını haykırıyor” (Serdengeçti, 3. Sayı, 6) demiştir.
          Osman Yüksel, Serdengeçti dergisiyle söylemesi lazım gelen her sözü fütursuzca söylemiştir. Serdengeçti bir ruhla bütün kötülüklerin, ahlaksızlıkların üzerine dolu dizgin yürümüştür. Savcılık, mahkeme ve iktidarlara rağmen bu kararlılığını devam ettiren Osman Yüksel, Serdengeçti dergisinde kaleme aldığı yazılarından dolayı muhtelif ceza davalarından toplam 4 buçuk yıla yakın hapis yatmıştır.  Osman Yüksel, Serdengeçti dergisini çıkarmak için hazırlık yaparken espiri alışkanlığını da işin içine katarak dergiyle ilgili önemli bilgiler vermektedir:  “Söğecek olan: Osman Yüksel… Hapse girecek olan: Yazı İşleri Müdürü (Bekir Sami Özdemir) diyordu. Bazen de: İdarehane: Lamekan,  Mesul Müdür: Bulunamadı… Mecmuanın çıkış süresi: Nerede ve ne zaman çıkacağı belli olmaz ama, bir çıkar pir çıkar” (Balcıoğlu, 2002, 179). Bu şekilde espiriler yapan Osman Yüksel, bunların bazılarını Serdengeçti dergisinde neşretmekten de geri kalmamıştır.  ‘Bir kuşağın; çocukken ninnisi, gençken türküsü olmuş nice deli poyrazlar gibi şiirleri, yürek yakan ağıtları hep bu dergilerde yayınlandı. Bu dergi sayfalarında fırtınalar estirdi, gemiler batırdı. Apar topar dergisini toplatıp, kendisini zindanlara, tabutluklara tıktılar. Çıktığı zaman, üzerinde henüz hapishanelerin kırpık yataklarının kokusuyla yeniden kaleme sarıldı. Kalemini kılıç gibi kullanarak, en girilmez kalelere girdi, aşılmaz burçlara tırmandı…” (Balcıoğlu, 2002, 16-17).

           Yakın dava arkadaşı Necip Fazıl Kısakürek, Serdengeçti dergisinin idarehanesi ve Osman Yüksel’i şöyle tasvir etmektedir: “Ankara’da (step) şehrinin Denizciler caddesinde, hem idarehane, hem yatakhane, bir tarafında rast gele yığın yığın kitap ve dergi, bir köşesinde yorgun-argun yatak veyorgan, yerde yağları donmuş bir yemek tabağı ve giyildikten sonra atılmış yün çoraplar, çarpuk-çurpuk ayak parmaklarını konuşturan düşünceli bir çift eski potin, garip ve hazin bir mekan zarfı içindeki, kirpi saçlı ve katran kuyusu gözlü adam… Gayet içli, tabak gıcırdasa zıplayacak kadar zaif, sinirli, hudutsuz, evhamlı, (metafizik) fikirlere karşı ‘yangın var!’ diye bağırasıya beyni sancılı, ama kafiye hatırı için hakikatlere kıyasıya insiyaklarına tabi, (espri) düşkünü ve kelime oyunu tiryakisi, eski Türkçü ve yeni İslamcı, her şeyin üstünde de mayası tertemiz ve ruhu ipince, ‘Serdengeçti’ iddialı, dağınıklık ve perişanlıktan geçemez bir tip… Aksekilidir; ve sabık şairin o güne kadar tanıdığı Aksekililerden apayrıdır. Akseki modelinin tamamıyla yabancısı olduğu bir iç dünyaya kapalı, belki o dünyayı başına yıkarak, ihtilaçlar ve ihtiraslarla dolmuş, marazi çapta bir hassasiyet… Şöyle der: Akseki birçok zahiri din adamı yetiştirmiştir ama evliyalık kokusundan mahrumdur.  Yakın akrabası, Diyanet İşleri Bakanı Aksekili Ahmed Hamdi’ye otomobil tahsis edildiğini duyunca yapıştırıvermiştir:  Sıratı bu otomobille mi geçeceksin!  İnönü resimli pulları abone bantlarına yapıştırırken onların tutmadığını görüp haykırmıştır: Koltuğuna yapıştığın gibi yapışsana! Sabık şaire ‘üstad’ yerine ‘ustad’ der ve o konuşurken çok defa başını elleri arasına alıp uzak bir köşeye çekilir. Hasılı, binbir zaaf içinde cins bir adam” (Kısakürek, 1985, 362-363).

           Osman Yüksel’in 20 Nisan 1947 tarihinde çıkarmaya başladığı Serdengeçti dergisi, tüm Türkiye’de büyük yankı uyandırmıştır. Hatta derginin ilk sayısı birkaç kez daha basılmıştır. Piyasaya çıkar çıkmaz tükenen Serdengeçti’nin ikinci baskısı da aynı ayda yayınlanmıştır. Serdengeçti’ye bu oranda ilgi gösterilmesine sebep olarak tek parti iktidarının hüküm sürdüğü ve kimselerin konuşamadığı bir dönemde birçok insanın söylemek isteyip de söyleyemediklerini Serdengeçti’nin net ve dolaysız bir şekilde ifade etmesi gösterilmektedir. ‘Allah’ demenin yasak olduğu bir devirde Serdengeçti’nin ‘Allah’ dediğini aktaran Hekimoğlu İsmail, “O zaman dağıtım şirketleri yok, Serdengeçti, kitapçılara, kırtasiyecilere geliyordu, onlar da fısıltı halinde bazı kimselere söylüyordu. Alan gizliden gizliye alıyor, gizli gizli okuyordu. Çünkü her memurun ağzından çıkan söz kanundu” (Aktaran: Balcıoğlu, 2002, 207) demektedir. Emine Bağlı da kimsenin sesini çıkaramadığı bir devirde amcası Osman Yüksel’in, Serdengeçti dergisiyle tek başına muhalefetlik yaptığını anlatmaktadır.  Serdengeçti dergisinin büyük ilgi görmesi iktidarın da dikkatini çekmiştir. Osman Yüksel, bununla ilgili şunları söylemektedir: “CHP’den dört kodaman bizim tanıdığımız büyüklerden birini ziyaret ediyor. ‘Bu gence yazık olmasın, biz bunu himaye edelim. Matbaa bulalım, para bulalım’ diyorlar. Tabii biz reddediyoruz. Sonra da mahkemeye veriyorlar (Serdengeçti, 5. Sayı, 7).  27 Nisan 1947 tarihli birinci sayının 2. baskısının birinci sayfasında “Genç Arkadaşlar!..” başlığıyla şu ifadelere yer verilmektedir: “Serdengeçtiler, her türlü kötülüklerle amansız bir şekilde mücadele etmek için ortaya atıldılar. Onlar ilhamlarını Allah sevgisinden, millet sevgisinden, vatan sevgisinden alıyorlar. Bu memlekete ve bu millete, bitmiş tükenmiş müstahase haline gelmiş adamlardan, İttihat ve Terakki artıklarından hayır gelmeyeceğine inanmış bulunuyorlar. Vatanı taze bir heyecan tufaniyle yeniden fethetmek, bu topraklara, ‘Bu topraklar için toprağa düşenlerin’ çocuklarını hakim kılmak istiyorlar. Gençler! Aşınmamış vicdanların gür sesleri… Sizde bu çetin yolda pervasızca yürümeğe yemin edenlerin safına, Serdengeçti’ler kafilesine katılınız!” (Serdengeçti, 1. Sayı, 3). 

         Birinci sayıda bulunan “Bir Fakültenin İçyüzü” ve “Azap Hücrelerinde” isimli yazılarından dolayı Osman Yüksel fakülteden atılmanın yanında mahkemeye verilmiştir. Mahkemede savunmasını yapan Osman Yüksel, kendi ifadesiyle ‘kalplerde beraat etmesine’ rağmen mahkemece 6 ay 2 gün hapis ve 202 lira para cezasına çarptırılmıştır. Hakim, Osman Yüksel’e 3 buçuk ay yerine şiddet sebepleri bularak 6 ay ceza verip, tecil imkanını da ortadan kaldırmak için 2 gün daha eklemiştir. (Serdengeçti, 3. Sayı, 7).  O dönem hapishanede bulunan Abdurrahim Balcıoğlu da Osman Yüksel ile ilgili ilk düşüncelerini şöyle aktarmaktadır: “Yeni gelen tutuklu; orta boylu, esmer tenli, iri yarı gözlü, tipik Osmanlı burunlu, saçları kabarık, dimdik yürüyüşüne uygundu… Etrafına dikkatle bakıyordu. Bir şeyi, bir şeyleri arıyor, en azından nerede olduğunu, bilmediği bu yere neden getirildiğini, önünde ve arkasında onu getirenlerin kimler olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi…” (Balcıoğlu, 2002, 8). “600 kişinin barındığı koca hapishaneyi şu iki kelime ile hulasa etmek mümkün: Ah ve af!” (Serdengeçti, 2003, 68) şeklinde başladığı ‘Mahkumlar Arasında’ isimli yazısında Konya Hapishanesi’ndeki izlenimlerini yazan Osman Yüksel için artık her sayının ardından mahkeme yolu gözükmüştür. Bundan dolayı ileriki sayılarında derginin son sayfasına “Açın kapıları Osman geliyor” diye de yazmıştır. Mahkumiyetinden dolayı Konya’da çıkan 3. sayıda Osman Yüksel, hapis yatmasına neden olan davadaki savunmasına ver yermiştir: “Muhterem Hakimlerim… Şu anda kendimi yalnız sizin huzurunuzda değil, her şeyi bilen, gören Kadirimutlak adil bir Allah’ın huzurunda hissediyorum. Ta küçüklüğümden beri kafama yerleşmiş bir peygamber sözü vardır. ‘Ey insan, nerede bir kötülük görürsen onu elinle önlemeye çalışacaksın, elinle önleyemezsen dilinle, dilinle de önleyemezsen kalbinle takbih edeceksin!’ Bu mukaddes söz, benim alnıma bir mukedderat çizgisi gibi hak edilmişti. Söylediklerim, yazdıklarım hakikatın ta kendisidirler. Onlar müdafaa istemeyen, çıplak yalınkılıç hakikatlardır. Benim burada yapacağım iş bu hakikatlere tercüman olmaktan ibarettir. Ben bir vasıtayım. Hak ve hakikat olan O’dur. Şimdiye kadar vicdanımı kötüye kullanmadım. Bundan böyle de kullanmayacağım. Size hadiseleri bir fotoğraf makinesi sadakatiyle perde perde, sahne sahne göstereceğim. Seyredeceğiniz manzaralar iç açıcı manzaralar değildir. Bazen tiksindirici, bazen azap verici, hüzün verici ve ekseriya düşündürücü olacaktır. Bu sahne, perde perde değişen manzaralar içinde değişmeyen bir şey var: hakikat.” Bu ifadelerinin ardından Osman Yüksel, yazısında da kaleme aldığı olayları tek tek hakimlere de anlatmıştır. Ardından da savunmasını şöyle tamamlamıştır: “Şimdi soruyorum. Adil ve merhametli kanunlar! Hasan Ali Yücel’e dalkavuk dediğim için beni üç buçuk ay hapse ve yüzlerce lira para cezasına mahkum eden, insan haysiyet ve şerefine en yüksek payeyi veren kanunlar. O zaman siz nerede idiniz? Yalnız bunlar mı? Ben daha neler neler gördüm. Bayılıncaya kadar dövülen insanlar, mahsenlerde çürütülen, küf kokan canlı cesetler gördüm. Şimdi anlıyorsunuz değil mi ben neden Serdengeçti oldum. Onun içindir ki Serdengeçti’deki her ses, her sada maröken koltuk, bol harcirah, hususi vagon sahiplerinin rahatını bozmuştur. O satırlar bir feryattır, bir çığlıktır. Bir milletin ızdırabını haykırıyor” (Serdengeçti, 3. Sayı, 5).  İlk çıkışta derginin satış fiyatı 30 kuruş olarak belirlenmiştir. Sayfa sayısı, yer ve zaman ise imkanlara göre sürekli değişmektedir. Çünkü Osman Yüksel daha birinci sayıda mahkum edilmiştir.  Yayın adresi değişen Serdengeçti dergisinin Mayıs 1947’de çıkan ikinci sayısında Osman Yüksel, birinci sayıda kaleme aldığı “Bir Fakültenin İçyüzü” başlıklı yazısını devam ettirmekle birlikte, tabutluklarda yaşadıklarını “Azab Hücreleri” ismiyle yayınlamıştır. Ayrıca bu sayıda ilk sansüre uğrayan Serdengeçti dergisine “3 Mayıs Feveranı” başlıklı yazının girmesi engellenmiştir. Osman Yüksel, bu sayıda sansür olayını şöyle anlatmaktadır: “Osman Yüksel’in ‘3 Mayıs Feveranı’ adındaki alev parçası gibi yazısı çıkartılmış, matbaa tarafından basılmamıştır. Onun yerine koyduğumuz ‘Manevi Emperyalizm’ başlığını taşıyan makaleden de en canlı yerler çıkarılıp atılmıştır. Bağrımızdan kalbimizi söker gibi en canlı, en hareketli ve pervasız yazılarımız sökülüp atılıyor. Serdengeçti istediği gibi konuşamıyor” (Serdengeçti, 2. Sayı, 2). Derginin ikinci sayısının Ankara piyasasında keyfi kanunsuz olarak toplatıldığını anlatan Osman Yüksel, bayilerin tehdit edildiğini, bazılarından da bu mecmuayı satmayacaklarına dair kağıtlar alındığını söylemektedir. Elinde matbuat kanunu olduğu halde Ankara Cumhuriyet Savcısı Kemal Bora’ya giden Osman Yüksel, bu hareketin kanunsuz olduğunu, gazete ve mecmuanın ancak mahkeme kararıyla toplatılabileceğini söylemiştir. Bunun üzerine savcı, bir yanlışlık olduğunu ve mecmuaların hemen iade edileceğini belirtmiştir. Osman Yüksel, bu hadisenin o zaman Kudret gazetesine de aksettiğini söylemektedir (Serdengeçti, 5. Sayı, 7). Ayrıca daha ikinci sayısında Serdengeçti dergisinin bayilerden, zamanın parasıyla ciddi bir miktar olan 65 bin TL gibi yüksek bir meblağ alacağı bulunmaktadır (Yılmaz, 2001, 98). 30 kuruş fiyatı olan derginin bu kadar alacağının olması karşısında Osman Yüksel ikinci sayının son sayfasında bayilere sattıkları derginin paralarını ödemeleri konusunda uyarıda bulunmaktadır.  Serdengeçti’nin 3. sayısını Konya’da basan Osman Yüksel, matbaanın sonradan çekindiğini, mecmuaları kırmadan ceride halinde çıkarıverdiğini anlatmaktadır. Bir otel odası tuttuklarını ve arkadaşlarıyla binlerce mecmuayı iki gün içinde kırıp, dürüp, büktüklerini anlatan Osman Yüksel, dergilerin üzerine abonelerin adreslerini yazdıklarını diğer taraftan da pul yapıştırdıklarını belirterek, “Hani o üstünde insan fotoğrafı olan ‘20’ paralık pullardan. Fakat pullar bir türlü yapışmıyordu. Serdengeçti güldü, ‘be mübarek’ dedi, ‘sandalyeye yapıştığın gibi yapışsana” (Serdengeçti, 4. Sayı, 19). Süleyman Arif Emre, şair Eşref gibi, Neyzen Tevfik gibi Osman Yüksel’in bir tarafı olduğuna dikkat çekerek, şöyle söylemektedir: “Osman derdim, yazdığın yazıları neşredilmeden önce bana göster, bak şimdi avukat da oldum. Yazının tesir ve kuvvetine halel vermeden onu hukuki açıdan zararsız hale getireyim, başın belaya girmesin… Ne mümkün, yazılarını neşretmeden önce bilhassa benden, namahremden kaçırır gibi gizlerdi. Ben ancak mahkemeden, açılan dava için celphane veya tutuklama müzekkeresi geldikten sonra işe vakıf olabilirdim. O kerteden sonra geliyor; ‘Yahu Arif ne var bunda? Şunun şurasında bir espri yapmışız Koca koca hakimler, savcılar oturmuş, ciddi ciddi iş yapıyoruz diye bilmem şu kanunun bu faslına girmez, şu faslına girer diye ahkam çıkarıyorlar. Doğru mu bu işler?” (Aktaran: Balcıoğlu, 2002. 181). Süleyman Arif Emre’nin anlattığına göre; Osman Yüksel iki defa da müstehcen neşriyattan ceza mahkemesine düşmüştür. Çok gülünç bir espiri imal edince kural mural tanımadan neşreden Osman Yüksel’in bu esripileri Süleyman Arif Emre’ye göre suç unsuru taşısa da beraat ettirilmiştir. Emre, davaya bakan hakimlerin bu espirilere bayıldığını, inceleme yapıyorken kahkaha tufanlarını duyduklarını aktararak, beraat kararının bile açıklanırken gülmemek için epey direnildiğini anlatmıştır.  Osman Yüksel’in hukukçu abisi Hasan Selami’nin de çok defa kendisine yazılarını yayınlamadan kendisinin okumasını teklif ettiğini anlatan Emine Bağlı, amcasının buna yanaşmadığını ve ‘ben onu sana gösterip düzelttikten sonra bir manası kalmaz’ dediğini ifade etmektedir. Osman Yüksel’e Serdengeçti dergisinin 4 sayısını çıkartmak 11 ay sonra nasip olmuştur. Derginin ikinci yılının birinci sayısı olan 5. sayıda ise yine ödenmeyen paralardan dolayı bayilere yönelik sitem yer almaktadır. 

         Osman Yüksel, 1950 yılında DP iktidarının hemen arefesinde ‘Bir Nesli Nasıl Mahvettiler?’ başlığı altında bir broşür neşretmiştir. Bu broşür toplatılırken, Osman Yüksel de mahkemeye verilmiştir. Osman Yüksel’in haklılığı ortaya çıkınca serbest bırakılmıştır.  “16 sayfadan ibaret, cirmi küçük cürmü büyük esercik fevkalade rağbet görmüş birkaç gün içinde sürümü onbinleri aşmış. Bizim neşriyatımızı noktasına virgülüne varıncaya kadar takip eden o zamanın iktidarı neslimizi mahvedenlerin niyetini, ziynetini, taktiklerini gösteren bu broşürü, Bakanlar Kurulunun kararı, İçişleri Bakanlığının emirleriyle, memleketin her köşesine, nahiye merkezlerine, hatta en küçük jandarma karakollarına varıncaya kadar çektiği telgraflarla toplattırmaya kalkıştı. Bakanlar Kurulunun bu kararı, İsmet Paşa’nın imzası ile Resmi Gazete’de aynen neşredildi. Bu küçücük, bir formalık broşür için Bakanlar Kurulunun toplanması, İçişleri Bakanlığının her yere yardırdığı şifreli telgraflar, nihayet zamanın Reisicumhurun imzası ile Resmi Gazetede broşürümüzün ‘yasak kitap’ olarak ilan edilmesi, o devrin zihniyetini göstermesi bakımından çok mühimdir. İş bu kararla da bitmedi. Hemen savcılığa celbedilerek sorguya çekildik. Milli Mücadeleyi yanlış istikamette göstermekten, bilmem neden, den, den, mahkemeye verildik. Halbuki biz bu eserimizde, Milli Mücadele günlerini, Kuva-yı Milliye ruhunu bütün sıcaklığı, heyecanı ile canlandırmış, böyle bir hava içinde doğan, büyüyen bir şehid yavrusunun sonradan menfi telkinlerle nerelere kadar sürükleneceğini, düşeceğini göstermek istemiştik.Tepeden inme emirlerle hareketegelen savcılığın iddialarını teker teker ele alarak çürüttük. Bu iddialar mahkeme tarafından da tasvip edilmedi, brüşürümüz serbest bırakıldı!...” (Serdengeçti, 2000, 7-8). Bu arada Osman Yüksel, 1939 yılında yaptığı vatani görevine ek olarak 1950 yaz devresinde tekrar askere çağrılmıştır. Yedek Subay Okulu Nakliye Bölüğünde eğitim alan Osman Yüksel ardından Türk Silahlı Kuvvetlerinde subay olarak bir süre görev almıştır.  Osman Yüksel’in askerlik görevini yaptığı dönemde Türkiye’deki tek parti rejimi de sona ermiştir.

        1946 yılında kurulan Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelmiştir. İlk icraatlarından biri olarak zorla Türkçe okutulan ezanı tekrar Arapça okutmaya başlayan DP Hükümeti, geniş halk yığınlarının yanısıra Osman Yüksel tarafından da takdirle karşılanmıştır. Nitekim bu uygulamanın bir süre sonrasında Osman Yüksel, Serdengeçti dergisinin 11. sayısında “Yıkıldılar” başlıklı bir yazı kaleme almış ve okuyucularıyla paylaşmıştır.  Meşru olmayan olarak nitelediği CHP’ye karşı takındığı tavrın DP’ye farklı olacağına yazılarında işaret eden Osman Yüksel, buna rağmen DP’nin yanlışı olması durumunda karşı çıkacağını da net bir şekilde ortaya koymuştur. Hatta Serdengeçti dergisinin 15-16. sayısında “Yaşa Be Menderes” başlığıyla kaleme aldığı yazıda şöyle demektedir: “Aziz Başvekil!... Sen bu milleti tuttukça bu millet seni başında taşır. Tekrar ediyorum; sen politika cambazlarının, sen basma kağıt tüccarlarının, sen dönmelerin, sen iki yüzlü, üç yüzlülerin hezeyanlarına, tehditlerine kulak asma. Sen bize bak bize!... Allah tuttuğun hayırlı işlerinde sana yardım etsin. Bir kelime ile; varol, sağol!...” (Serdengeçti, 15-16. Sayı, 25).

        İktidarının devam eden yıllarında Osman Yüksel’in ifade ettiği ve tehditlerine kulak asmamasını istediği çevreler karşısında Menderes geri adım atmak zorunda kalmıştır. Ancak Osman Yüksel’in siyaseten de olsa geri adıma ve yine kendi tabiri ile halka sırt çevrilmesine hiç mi hiç tahammülü olmamıştır. Menderes’in bu durumuna karşı Osman Yüksel, “Bu Kervan Böyle Gitmez” isimli bir şiir yazarak, yanlışlarını ortaya dökerek kendisini uyarmıştır. Demokrat Parti döneminde de sık sık mahkemelik olan ve hapis yatan Osman Yüksel, “Biz Halk Partisini yıkan kuvvetlerin arasında hatta önünde olduğumuz halde Demokrat Parti devrinin de tokadını yiyenlerdeniz. Biz her devrin menkubuyuz” demiştir (Serdengeçti, 2003, 14). 

        Serdengeçti dergisinin yanında Osman Yüksel, Bağrıyanık isimli bir mizah dergisi de çıkarmış, ilk sayısında yazılardan dolayı mahkemelik olan dergi bir daha çıkamamıştır. Bağrıyanık dergisinin ikinci sayısını Serdengeçti dergisinin içinde bölüm olarak yayınlayan Osman Yüksel, ayrıca Mehdi isimli bir dergi de çıkarmak istemiş ancak bunu gerçekleştirememiştir. 

28 Mart 2011 Pazartesi

Teşkilatçının Hitab Tarzına Dair


Teşkilatçının Hitab Tarzına Dair


“Küçük Prens” adlı eserde geçer, meâlen: “Hayat, insanlara kitablardan daha fazlasını öğretir, çünkü hayat (hazır şablonlara) direnir ve bizi yeni fikirler temin etmeye zorlar.” Bir teşkilatçı veya namzedinin de bu bakımdan, kitablardan öğrenebileceğinin belki daha fazlası hayatta kendisiyle tanışmayı beklemektedir. Veyahut; geçmişte okuduğu kitablarda rastladığı ve şöyle bir okuyup geçtiği inceliklerin kanlı canlı şâhidi olacağı ve lüzumlu dersin ziyadesiyle alınacağı o saatin çalması beklenecektir. İşte bu makalemizde biz, yepyeni bir teşkilatlanma hamlesi arifesinde bir teşkilatçının, hakkında fikir edinmeye çoğu zaman en çok ihtiyacını hissedeceği bir bahse dair bizce çok mühim bir hususu dile getirmeye ve elden geldiğince aydınlatmaya çalışacağız: Çevreye hitab ve yaklaşım tarzı!..

En küçüğünden en büyüğüne, yaşadığımız çoğu hayat sahnesinde, mesela evde, okulda, işte, dâvâ zemininde ve içtimaî münasebetlerimizde niçin kimi zaman sözümüzü dinletemez, kendimizi sevdiremez, kesinliğinden şübhe duymadığımız o kadar berrak inanç ve düşüncelerimizi muhatablarımıza benimsetemeyiz? Hattâ o kadar akıl almaz bir hadde varır ki bazen hadise, sanki sırf biz dedik diye iki kere ikinin dört edip etmediği bile bir tartışma ve tenkid mevzuu olur çıkar! Sizce “arıza” kimdedir bu durumda; söyleyende mi, yoksa dinleyip de reddedende mi?..

En ziyade kabahatli olanın teşhisine yönelik bir araştırmanın neticesi, ilgili tarafların, ortadaki mevzuun, anlaşmazlığın gerisindeki hikâyenin ve meselenin gündeme geldiği zaman ve zeminin niteliğine göre, kısaca, her durumun kendi “hususiyet”ine nazaran birbirinden çok farklı olabilir; bazen her ikisi, bazen de yalnızca biri anlaşmazlığın mes’ulü olabileceği gibi, kimi zaman her ikisi de mazur olabilir, haricî faktörlerin belirleyici olması da mümkündür ezcümle. Biz burada, içinden çıkılmaz teferruata boğulmak ve dağılmak yerine, sadece “umumî bir ölçü” ortaya koymak ve çevresinde temel birtakım noktalara temas etmekle yetineceğiz ki, inşallah böylelikle, “önlenebilir”, yani sırf “hitab ve yaklaşım tarzı”ndan kaynaklanan anlaşmazlıkların doğmadan bertaraf edilmesi mümkün olabilsin, çevreyle sağlıklı, verimli ve bereketli münasebetler tesis etme talihine erilebilsin Allahın izniyle. O hâlde, önce “ölçü”:

İmam-ı Rabbanî hazretleri buyuruyorlar:

“Kalb, Allahü Teâlânın komşusudur. Allahü Teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir. Çünkü, asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü Teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü, Allahü Teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü Teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik Maliki, sahibi olan efendinin şanını, büyüklüğünü düşünmelidir. Onun mahlukları, ancak izin verdiği, emir eylediği kadar kullanılabilir. İzni ile kullanmak, onları incitmek olmaz. Hatta, onun emrini yapmak olur.” (c.3, m.45)

Seyyid Abdülhakim Arvasî hazretlerinin vasiyetnamesinin son satırı ise şöyledir:

“Hiç kimsenin kalbini incitmeyin.”

Evet, ölçümüzü başa aldıktan sonra, artık deminki mesele ve soruya dönebiliriz. Neydi? Birisi bir diğerine (meselâ, bu satırların yazarının da aynen iştirak ettiği!) apaçık bir hakikati benimsetmeye çalışıyor ve sert bir itirazla karşılaşıyor. Anlaşmazlığın sebebleri sonsuz çeşitlilik arzedebilir demiştik. Şimdi, bizim dikkatimizi teksif edeceğimiz bu “örnek” duruma biraz daha yakından bakıyor olalım ve diyelim ki karşılaştığımız manzara şu: Bu “birisi”, karşısındaki “muhatab”ına o hakikati “hoyratça” dikte ediyor! Peki, böyle bir durumda “kabahatli” kimdir sizce? “Söyleyen” mi, kendisine “söylenen” mi?

Bize sorarsanız, “kabahat” her ikisinde; ama belki en önce “söyleyen”de, yani dosdoğru ifade etmek gerekirse, “söylemeyi bilmeyen”de!..

Öbürüne, yani kendisine hoyratça söz “söylenen” kişiye gelince, hakikate talib olmak yerine, çoğu durumda uslûba ve kabuğa takılmış “sığ” bir idrak ve belki de “egoist” bir ahlâkla malûldur diyebiliriz. Evet, şayet konuşmanın “sert” veya “nefsi inciten” bir niteliği varsa, uğradığı muamelenin haysiyetine veya nefsaniyetine yönelttiği tehdide “şuurlu-şuursuz” karşı koymak noktasında bir derece mazurdur belki, ancak, kendisine “kıra döke” de olsa söylenenlerin “hoyrat” kabuğunun gerisindeki “öz”e ulaşamadan boğulmuştur demek mümkün.

Her tavrın kendi hususî şartları içinde değerlendirilmesi gereğini “müstesnâ” tutarak devam edersek ve bilhassa “rencide edici” hitabın alışkanlık hâline getirildiği durumları ele alırsak, bu safhada yeni bir soru çıkar karşımıza: “Öz”ü bu kadar hoyratça muhataba dikte eden, dayatan, hakikati gözler önüne sermek isterken muhatabın gözünü çıkaran bir insan, gerçekte o sözcüsü olduğu “öz”den ne derece pay sahibidir? Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü”nde hüviyeti resmedilen ve Şer’î ölçüleri “balta” niyetine kullanan, sevdirmek yerine itmenin ve tiksindirtmenin her yolunu maharetle(!) tatbik eden “yobaz” bahsini hatırlayacağınıza eminiz!..

O halde, bir ikinci incelik daha âşikar olmuş değil midir: Kırıcı hitaba veya muameleye maruz kalanın nefsaniyeti yanında, hakikatı “kıra döke” göze, kulağa ve başa kakan, böylece “sırların letafeti”ni zedeleyerek “kalbe telkin”i en başından boğan kişi de nefsaniyet tavrının, bu meyanda sığlığın ve egoistliğin belki en başta gelen mümessili değil midir?..

Burada “istisnâ”mızı daha bir berraklaştıralım dilerseniz ve “işin vasfı ve şahsın mevkii doğrudan bunu gerektirmediği hâlde” diyelim. Öyle ya, bir “asker”in harb meydanında “çıtkırıldım” edâsı ne kadar menfi ise, masa başındaki bir “diplomat”ın her cümlesinin başına galiz bir sövgü iliştirmesi de o kadar menfi bir mahiyet arzeder. Ancak yeri gelir, askerin de, evinde, dost muhitinde yahut içtimaî hayatında nezaketle davranmaktan mes’ul olduğu ânlar vardır ve bellidir. Aynı şekilde bir diplomatın da hak edene lâyık olduğu cevabı münasib bir şiddette verme hakkı saklıdır. Problemin kaynağı burada değil, “yersiz” ve “gereksiz” şiddette yahut nezakettedir o hâlde! Kısaca, “gerekeni gerektiği yerde yapmak”tan, sadece “tek” bir hitab tarzını “değişmez bir şablon” imişçesine kullanmayı anlamaktır çıkmazın ve yobazlığın kaynağı! Evinde, dost muhitinde, düğünde, cenazede, iş görüşmesinde, okulunda veya diğer her vesilede, meselâ “daima” bağıran yahut “daima” pasif kalan kişilik yapısıdır problem doğuran!..

İBDA Mimarı’nın mütemadiyen altını çizdiği düsturu hatırlamanın ve hatırlatmanın yeri: “Kaba tebliğ değil, ince telkin!”... Kim kendini “kaba” sınıfa sokar, elbette hiçkimse! Bize düşen, “tam” olmasa da, bu kabalıktan “pay” alır fiillerimizin olup olmadığını vicdanımıza sormak ve hâl çaresine bakmak değil midir öyleyse?

Elbette, sadece “dâvâ” çerçevesinde değildir bu “kaba” tavır; her sahada benzer yaklaşım tarzı, benzer sevimsizlik, benzer iticilik müşahede edilebilir: Evde eş ve çocuğunuza, okulda talebeye, işte çalışanlarınıza, ticarette müşterinize, muhitinizde dostunuza, devlette halkınıza veya liderseniz bağlılarınıza söz geçiremezsiniz, kendinizi sevdiremezsiniz, fikirlerinizi kabul ettiremezsiniz. Daha kötüsü, bu gidişle “dayatma” ve “diktatörlük”ten meded ummaya başlayabilirsiniz ki, işte o ân “iflas bayrağı”nı çekmiş olursunuz oysa. Yani sevimsizliğinizi tescil ve mağlubiyetinizi ilân demektir “cebrî” yollarla muhabbet, itaat ve sadakat talebi!..

Savaş, “neşter” kullanmak gibidir ki, daima neşter sallayarak ancak hastayı öldürürsünüz; diplomasi veya nezaket “kalbleri kazanmak” ve “yaraları sarıp kapatmak” gibidir ki, daimi nezaket ameliyattan ve kalıcı şifadan vazgeçmek ve yine hastayı ölüme mahkûm etmek demektir. Öyleyse işin gereği “kıvam”dır, “muvazene”dir, uzatmaya ne gerek, “gerekeni gerektiği yerde yapmak”tır!.. Ne zaman ki doktor, hastasını imha hedefi görürcesine daimi bir hınçla neştere davranır; yahut diplomat, mikrobu inkâra yeltenici “kör” bir iyimserliğe saplanır, orada yanlış giden bir şeylerin bulunduğu izahtan varestedir. Aslolan, doktorun yahut diplomatın nefslerini veya şahsî hınçlarını tatminleri değil, yaptıkları her işte umumun “şifâ”sını ama en başta Allah’ın rızasını gözetmeleridir. Mikrop asla sevilmeyecektir ama hasta hemen daima sevilecektir ezcümle. “Hasta” bazen şahıs, toplum veya insanlık olur, “mikrop”sa bazen kimi insan faaliyetleri bazen de “hayvandan aşağı” kimi müşahhas yaratıklar; bunun da her durumda geçerli “şablon”u yok ki, bir yer gelir saldırgana hak ettiği dilden mukabele edersiniz, bir başka yer gelir onun “gizli iman”ını selâmlarsınız!.. “Günahkâra değil, günaha düşman olmak!” mealinde arzedilen hikmet…

Bu bahiste ilim ve irfan ehli cildler dolusu yazmış ve konuşmuştur, bundan sonra da konuşacaktır, biz burada sadece belli bir “bakış açısı” temin etmeye yetecek birkaç temel çizgiyle yetinmek ve hepimizin istifâdesine dönük “tatbikî” bir bahsin iyice netleşmesine yardımcı olmak istiyoruz. Böyle bir girişten sonra; ister doktor, isterse diplomat vasfı dairesinde davranılsın, artık şu sözlerle neyi ifade etmeye çalıştığımız sanırız derinden farkedilecektir:

Muhatabınız bir “insan”sa, onun “hür” seçim istidadı ve iktidarı sayesinde “insan” olduğu açık değil midir? Her ne yaparsanız yapın, her ne söylerseniz söyleyin, hatta her kim söylerse söylesin, “ruh-süje” bunu, önce “kendi” süzgecinden geçirecek, “kendi” kalbi, zihni ve fiiliyle “kabul” veya “redd” edecektir. İnanmaya mevzu meseleler çerçevesinde “Dinde zorlama yoktur!” azîm ölçüsünden bir hisse kapmanın yeri...

Ve bir “insan”ın en çok hazzetmediği nesne nedir diye sorulsa, belki ilk sırada, onun “hür seçim” hak ve iktidarının “tanınmadığı”, kendi başına “seçim yapabilici” ve kendi başına “değerli” şahsiyetine hak ettiği “değer”in verilmediği, içindeki o en değerli “insanlık haysiyeti”nin paspas edilmek istendiği, kendi seçim ve kanaati umursanmaksızın kendisine “zorla” bir hüküm dayatıldığı, kısaca “insan” olarak sevilmediği, hürmet görmediği ve insanlığına değer verilmediği “fikrî yahut fiilî saldırılar” akla gelecektir. İnsan münasebetlerindeki “mütekabiliyet” prensibi belki en çok burada işleyecek ve hemen her adımda şu nokta müşahede edilecektir:

KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVMİYORSANIZ SEVİLMEYECEKSİNİZ, DEĞER VERMİYORSANIZ DEĞER VERİLMEYECEKSİNİZ, HÜRMET DUYMUYORSANIZ HÜRMET GÖRMEYECEKSİNİZ, DİNLEMİYORSANIZ DİNLENMEYECEKSİNİZ!..

Yobazca davranan bir kişinin, görüşü ne olursa olsun, sevilmemesinin ve savunduklarından da tiksindirtmesinin sebebi, belki en başta bundan dolayıdır. O, muhatabını “hür” seçim ve takdir hakkına mâlik görmeyen, görse de ona bu hakkı bağışlamayan, “insan haysiyeti”ne hürmet duymayan, “insan şahsiyeti”ni tanımayan, tam tersine ezmeye, boğmaya ve rencide etmeye yeltenen bir “nefs heykeli”dir! Tavrı “nefsanî”dir, çünkü “kendi” için değerli ve vazgeçilmez gördüğüne muhatabında kıymet vermez, Allah’ın istisnâsız her insanın kalbine nakşettiği o “İlâhî öz”ü tanımaz. Yobaz için, muhatabı bir “insan-süje” değil, bir “şey-obje”dir tek kelimeyle; sevilmemeli ama güdülmelidir, takdir edilmemeli ama istismar edilmelidir! Yobaz işte bundan dolayı kaybeder, yobazlık işte bundan dolayı kaybettirir! Sanki o, sevmeye ve sevdirmeye değil de, nefrete ve tiksindirtmeye memurmuşçasına davranır!..

Söylediklerimizi dilerseniz şu şekilde bir “test” edin ve hatta en yakınınızdakilere şöyle deyiverin: “Senden şunu yapmanı, böyle inanmanı ve düşünmeni istiyorum, çünkü bu senin için zorunludur, başka türlü yapamazsın ve yapmayacaksın da!” Üstelik bu dedikleriniz, hakikaten sizce de o değer ve nitelikte olsunlar. Evet, bakın bakalım muhatablarınız sizi ne derece “kalbden” benimseyecek ve istediklerinizi ne kadar “şevkle” yapacaktır! Bize kalırsa, bu imtihana gerek bile görmeyeceksiniz, bugüne kadar hepimiz kendi tecrübelerimizde bunu hem “söyleyen” hem “muhatab” olarak sayısız defalar yaşadık ve çıkan “menfi” neticeyi olanca memnuniyetsizliğimizle sürekli müşahede ettik.

Yalnızca dâvâ sözkonusu olduğunda değil ama aynı zamanda evde, işte, okulda, muhitimizde ve her zeminde de bu “menfiliği aşmak” istiyorsak, yapacağımız iş bellidir: “Arıza”yı tesbitle yetinmeksizin hemen “tamir” etmeye; sağlıklı olduğu kadar hem kendimize hem muhatablarımıza zevk ve şevk verici olan yepyeni bir “yaklaşım”ı, bugüne kadarkinden tamamen farklı bir duygu, düşünce ve davranış alışkanlığını temin etmeye bakmak ve buna hemen şimdi başlamak! Nasıl mı? Aslına bakarsanız o kadar basit bir cevabı var ki, şimdiye dek nasıl farkedemediğimize şaşacaksınız:

KARŞINIZDAKİ “İNSAN”I SEVİN Kİ SEVİLESİNİZ, DEĞER VERİN Kİ DEĞER VERİLESİNİZ, HÜRMET DUYUN Kİ HÜRMET GÖRESİNİZ, DİNLEYİN Kİ DİNLENESİNİZ!..

Bu sözlerimize hâlâ bir itirazı olan varsa, vicdanına dönüp sadece şunu cevablasın, kâfî: Siz hiç sizi sevmeyeni sever misiniz? Size değer vermeyene değer verir misiniz? Size hürmet duymayana hürmet gösterir misiniz? Sizi dinlemeyeni dinler misiniz? İşte “başka” insanlar da “aynen” sizin gibi; ne eksik ne fazla! O hâlde?..

Kendimizi yahut fikrimizi sevimli veya sevimsiz kılmanın en “garantili” iki yoludur bu, artık “seçim”imiz, bizim mes’uliyet ve vebâlimiz dairesinde. Göreceğiz ki “kabahat”, “başka”larında değil, belki daha çok bizde!..

“Ne yapmalı?” sorusuna cevab, bu gözle baktığımızda cildler dolusu verilmiştir, fakat galiba birçoğumuz için belki bunların çok büyük bir kısmı, maalesef ruhsuz “klişeler” hâlindeki emir, nasihat ve temenniler seviyesini pek geçememiştir. “Tebessüm”; niçin?.. “Selâm”; niçin?.. “Musafaha”; niçin?.. “Hakta yersiz inat, büyük günahlardandır!”; niçin?.. Ve sayılamayacak kadar çok “niçin”?.. Ölçülerin ruhuna dair belli kifâyette bir hissemiz bulunmayınca, açıkçası söz ve fiil “kalbden gelmeyince”, muhatab kalbe tesir etmemesine de şaşmamak gerek!..

“Ne yapmalı?” sorusuna ilk cevablardan birinin şu olduğu da açıktır: Her tür insan münasebetinde ilgi, sevgi ve işbirliğini “muhatab”a yönlendirmek! “Ben” demenin “Dur!”, “Sen” demenin “Geç!” ışığını yakmak olduğunu derinden anlamak ve münasebetlerimize bu bakış açısıyla bambaşka bir samimiyet ve düzen kazandırmak!..

Kıssayı bilirsiniz; hatırımızda kaldığınca:

Bir kula cennet ve cehennemi gezdiriyorlar. İlk götürüldüğü yer cehennemdir fakat akıl almaz bir manzarayla karşılaşıyor: Ortada mükellef bir sofra ve her iki yanında açlıktan bir deri bir kemik kalmış, acıyla bağrışan sıra sıra insan. Ve hemen buna neyin yol açtığını farkediyor. Cehennemlik her kişinin eline upuzun kaşıklar bağlanmıştır ve herkes bu kaşıkla önündeki tabaktaki yemeğe uzanmasına rağmen, aldığı yiyeceği ağzına sokmayı başaramamakta, üstüne başına dökmekte ve bir deyişle yemek önünde acından ölmektedir... Bu sefer kulu cennete götürüyorlar. O da nesi? Yine aynı sofra ve aynı uzun kaşıklar. Ama cennetlikleri cehennemliklerden ayırdeden hususiyet çarpıcıdır: Cennetlikler yemeği ellerine bağlı bu uzun kaşıklarla kendi başlarına yiyemeyeceklerini hemen farketmişlerdir ve “bencil” cehennemliklerin tersine, hemen karşılarında duran arkadaşlarını besleyip doyurmakta, tümünün yüzünde müthiş güzellikte bir neşe ve sıhhat olduğu hâlde, şen sohbetler yapmaktadırlar...

Hani hep denir ya, “kıssadan hisse”!.. Bir değil, bin hisse!..


Herkes ve Herşey “Kendini” Korur!

"Hayat" dediğimiz, dikkat ederseniz hep birilerinin veya birşeylerin “var olma” ve “var kalma” mücadelesinin, S. Ahmed Arvasî’nin çok güzel tesbit ettiği üzere, kendi “tipik” yapısını “dışarı”ya karşı korumasının, yokluğa karşı “direniş”inin, zamanın öğütücülüğünün üstüne çıkıp kendi “bütünlüğünü” istikbâle taşımasının, işte bu “çaba” ve “başarı”nın adı mesabesinde değil midir bir bakıma? “Ölü” bir organizma, artık kendi hususiyet ve bütünlüğünü dışındakilere karşı koruyamamış ve yine kendisini oluşturan unsurların artık başka organizmaların, başka bütünlüklerin parçası olduğu bir “mazi”ye işaret değil midir? “Varoluş” hamle ve iradesini artık sürdüremeyene “ölü” demez miyiz aynı şekilde? Öyleyse, yaşamak, “orijinal” bünyesini kendisini yutmak isteyen “başkaları”na karşı daima savunmak değil midir? Bilenler, size çok daha doğrusunu ve fazlasını da söyleyeceklerdir ki, bizim bu noktaya dikkat çekmemizin sebebi şudur:

Eğer “insan”dan bahsediyorsak, onu anlamaya sağlıklı bir kapı açmayı diliyorsak, elbette yanlış hesab yapmak istemiyorsak, başın başında her “organizma” gibi, onun da maddesi ve mânâsıyla, teni ve ruhuyla bir “bütün” olan varlığını koruyacağını, bu varoluş iradesini tüm tehdidlere karşı savunacağını ve müstakil bir “süje” olarak asla “obje-şey” derekesine düşürülmesine rıza göstermeyeceğini; yani “biricik” varlığının şahsiyet ve haysiyetiyle içiçe olan “hayat hakkı”nın “tanınmaması”nı kabullenmeyeceğini, kendisine ister maddî isterse manevî “ölüm”ün dayatılmasına katlanamayacağını derinden farketmek durumundayız!..

Bu husus anlaşıldığında, adına ister “nefs”, ister “ruh”, ister “can”, isterse “ego” deyin, BU “ÖZ”ÜN “DIŞ”A KARŞI KENDİSİNİ DAİMA SAVUNACAĞI da anlaşılmış demektir. İnsanoğlu, maddî-manevî “hasmâne” hemen her tür saldırı karşısında, fizyolojik yapısı kadar benliğindeki duygu ve düşünce yapısını da “şuurlu-şuursuz” korur, savunur ve kendisi de karşı saldırıya geçer.

İlk ders: İnanç ve düşüncelerinizi kendisine “telkin” etmek ve “benimsetmek” istediğiniz bir insanın nefsine, haysiyetine, egosuna, şahsiyetine, artık nasıl isimlendiriyorsanız işte ona, asla yersiz ve gereksiz bir şiddetle saldırmayın! Saldırıya uğrayan bir kirpi nasıl dış dünyaya karşı organizmasını sımsıkı kapatıp sadece dikenlerini kabartırsa, çoğu insanın yapacağı da bundan başka bir şey olmayacaktır!..

İnsan münasebetlerindeki “anlaşmazlık”lara bakınca, çoğu tam da bunu görürüz. Birileri kendisine tanıdığı hayat hakkı ve varoluş iradesini, alenen veya örtülü biçimde muhatabına tanımamaktadır. Yahut, birinin kendi “öz”ünden saydığı prensib ve yaklaşım tarzları, muhatabınınkilerle çatışmaktadır. Veya, birinin kendi insanî varlığının idâmesi sürecinde elzem yahut makbul gördüğü fayda ve çıkar hedefleri, diğerlerininkilerle toslaşmaktadır!..

İnsanlar arası “anlaşma”lar da yine bu doğrultuda değil midir? Birbirinin hayat hakkı ve varoluş iradesini tanıyanlar ve “öz” yahut “öz”ün faydasına olan mesele ve durumlarda “ortak” bir noktada buluşanlar, bu “süre” boyunca anlaşırlar diyebiliriz.

"Sevmek", "sevilmek", "sevimli olmak", "kendini sevdirmek" demekteki muradımız sanırız açık oldu: Birbirinin “orijinal-bünye olarak tek ve benzersiz” varlığını KARŞILIKLI olarak tanıyanlar, birbirinin varoluş iradesine KARŞILIKLI olarak hürmet edenler, birbirinin iradî seçimlerini KARŞILIKLI olarak takdir edenler veya birbirinin maddî-manevî “fayda”sına olan hususlarda KARŞILIKLI ALIŞVERİŞ yapan insanlar, “anlaşırlar”.

"ALIŞVERİŞ”, bilhassa “fayda ve çıkar” nevînden olanlar gibi belki daha maddî, geçici ve dar bir “anlaşma”nın adı da olabilirken; “SEVMEK”, alışverişi de kapsayan daha geniş ve “ahlâkî” mânâda daha tam bir “anlaşma”ya delâlet edebilmektedir. “Sevmek”, başkalarını sadece bir fayda ve çıkar “obje”si olarak istismar etmek değil, onların “insanlık” haysiyet ve hürriyetini tanıyıcı bir “bağ kurma” işidir. Muhatabınız “insan”sa ve gayeniz onu en derin noktasında tanıyıp, onunla en derin mikyasta anlaşmaksa, bir süreliğine dahi olsa onu takdir etmekten, bu anlamda sevmekten başka bir çıkar yolunuz bulunmadığını görürsünüz. Hattâ, derinden tanımak ve anlamak istediğiniz “düşmanınız” olsa dahi! O da bir “insan” olduğuna göre, “geçici bir süre de olsa” onun hürriyetiyle bağ kurmaksızın, onu tüm varlığıyla başka nasıl tanıyabilirsiniz? “Başkası”nın ne hissedip düşündüğünü veya niçin böyle davrandığını anlamanın yegâne yolu, “kendini bir ân onun yerine koymak”tır ya!..

Her insanın nasibince “hissedâr” olduğu ve onu diğerlerinden ayırıp “tek” kılan “öz”e DEHA dersek, muhatabı anlamanın işte bu “deha”yı TAKDİR’den geçtiği âşikar olur. Öyle ya, fikir, sanat, aksiyon, tüm bu insan faaliyetlerini anlamanın yolu da o “eser”in “müessir”ini takdirden; bir deyişle, onun hissettiklerini, fikrettiklerini ve yaptıklarını sanki bir ân “kendimiz yapmışçasına” tahayyül etmekten; aynı çizgide, onun bu faaliyetlerinde mündemiç istek, prensip ve malzemeyi “kendimiz de istiyor, inanıyor ve kendi gözümüzle görüyormuşçasına” tanımaktan, onun geçtiği yollardan geçerek yeniden tertiblemekten ve değerlendirmekten geçmez mi? Yazılı, sesli, görüntülü veya görünür her “eser”i anlamak için de bu böyle değil mi?.. Şübhesiz, biz yine biz kalırız ama, o ân için kendimizi muhatabımızın yerine koyar, onun “bakış açısı” ve “hissiyat”ına bürünürüz. Bu “anladığımız”ı hemen bir adım sonrasında “kendi” tenkid süzgecimizden geçirir ve ya benimser ya reddederiz. Benedetto Croce’un “Estetik”i, ilgilisine mevzuyla ilgili bizce en sistematik bilgiyi verecektir.

Kanlı canlı insan münasebetlerindeyse, bu “manevî alışveriş”, bu karşılıklı gidip gelen “deha-takdir” ritmi, anlaşmanın sürekliliği yanında niteliğini de “ânı ânına” derinleştirip zenginleştireceğinden ve adı üstünde “diyalog” iki tarafın “faal” iştirakini gerektirdiğinden, çok daha belirleyici ve önemli bir mahiyet arzeder. İşte bu karşılıklı “deha-takdir” ritminin sürekliliği ve sağlıklı işleyişiyledir ki, insan insana, kalb kalbe, zihin zihne “açık” olacaktır da ondan!.. Şayet birbirini birbirine gösteren “takdir aynası” varsa, işte bu sayede, insanı insana “kapatan” ve savunma pozisyonuna geçirip kendi iç bütünlüğünü tüm dış tesirlerden koruyan “benliğe dönük tehdid alarmı” şiddetle çalmayacaktır da ondan!..

Ezcümle, inanç ve düşüncelerinizi benimsetmekse gayeniz, “diplomatik” bir dille söylersek, MUHATABINIZI “TANIYIN”! Birbirini “tanımayan” ferd, devlet ve teşekküller, bilirsiniz ki “gayrimeşru” veya “işgalci” saydıkları bu rakibleriyle gizli-açık “savaşırlar”. Böyle bir “karşılaşma”nın “masumâne” ve “mücerred” hakikat araştırması olduğu iddiasınaysa, aslında kendileri bile inanmazlar!..

O hâlde, bilvesile cevablanması gereken bazı sorular: Muhatabınızı, ki hasmınız da olabilir, sizin inanç ve fikirlerinizi benimsemesini sağlayarak kazanmak mı istiyorsunuz? Tam tersine, arzunuz ona umum önünde unutamayacağı bir ders vermek mi? Yoksa, onu artık zararsız kılmak mı? Veyahut, onu çürüğe çıkarırken seyircileri kazanmak mı? Belki de muhatabın ve tüm seyircilerin yüreğine dehşet salmak mı? Veya, zaten dostsunuz da kanaatlerinizle birbirinizi mi zenginleştiriyor, ferahlatıyor ve teşvik ediyorsunuz? Tam olarak bunlardan biri değil de, geçici olarak birbirinizden istifade etmeyi mi hedefliyorsunuz?.. Vesaire...

Soruların ne olduğu şu bakımdan mühim ki, eğer –meselâ!- muhatabınızın haysiyetini rencide ediyor ve onu umum önünde küçük düşürüyorsanız, lütfen “onu kazanmak istiyorum” demeyin! Sevenleri arasındaki bir insana “şahsiyetine hürmet göstermeden” saldırıyorsanız, “o kişiyi sevenleri veya onunla bir şekilde kalbî irtibatı bulunanları kazanmak istiyorum” da demeyin! Çünkü, tüm yukarıda tasvir etmeye çalıştığımız hususlar muvacehesinde idrak etmiş olmalısınız ki, sevilmediğini hisseden insan şuurlu-şuursuz sizi ve büyük ihtimalle sizin sevdiklerinizi de sevmeyecektir, değer verdiklerinizi de mühimsemeyecektir; aynı şekilde, insan toplulukları, görüşlerine tam olarak katılmasalar dahi, şahsiyetini “tanıdıkları” ve bu anlamda sevdikleri bir “insan”ı hiçleştirmeye dönük bir saldırıyı kendilerine yapılmış sayabilir ve saldırgan taraf olarak hem size hem sevdiklerinize cebhe alabilirler. Hani, bir mahalleliye başka bir mahalleden saldırı vaki olduğunda, onu yakından tanısın tanımasın tüm mahallelinin toplanıp karşı koyması gibi... Bunlar, sayısız ilgili bahis arasında küçücük ama bizce “can alıcı” birkaç örnek yalnızca...

Kendimizin ne olduğuyla beraber, muhatabımız olan insan malzemesinin niteliğini dikkatle tetkik etmek, çevreye hitab ve yaklaşımımız seyrinde “yanlış” âlet ve usûl seçiminden mütevellid uygunsuzlukları eminiz ki asgariye indirecektir. Muhatabımız olan "insan", nefsaniyetten, gururdan, kibirden, zaaftan âzad edilmiş “ideal” yahut bugünün dünyası için çoğu zaman “hayalî” addedilebilecek bir tip değildir; nefsi ve ruhuyla, hatası ve sevabıyla, o “bildik” insandır. İsterseniz daha açık konuşalım; birçoğumuz gibi “nefs-i emmare” sahibi insandır. Ne var ki, her şey öyle “nefsaniyet” yaftası yapıştırılarak geçiştirilebilecek kadar basit değil. Bir kere hiç kimse, “mutlak” kötü veya “mutlak” iyi değil!..

Varoluş misyonuna muvafık olarak “iki yöne açık” istidadla yaratılan “insan tabiatı”na muhatablıkta daima göz önünde tutulması gereken öyle bazı “ahlâkî incelikler” vardır ki, karşımızdakinin her insanda varolan “nefs”ine vurgu yapılarak, “nefsanî-egoist” denilerek küçümsenemez, görmezden gelinemez, “olsa da olur olmasa da!” keyfî tercihine havale edilemez. Tam aksine, “insan haysiyeti” haksız yere rencide edilemeyeceği gibi, “insan şahsiyeti”nin mükteseb hakları da inkâr edilemez, hoyratça paspas edilemez! Kula tanınmamış bu türden bir “rencide” hakkını kendinde görendir ki, nefsaniyetin ibret heykeli değil midir sizce de?..

Dâvâ bahsinde müstakil ve mühim "ilave" bir vurguya daha gerek görüyoruz ki, buraya kadar ifade etmeye çalıştıklarımızla hedeflediğimiz de bundan başkası değildi zaten: Gerekliliğinin altını çizdiğimiz böylesi “müsbet” bir hitab ve yaklaşım tarzı, bir idealistin çevresini ateşleyebilmesinin, birken bin olmasının, kendini ve fikrini sevdirmesinin, faaliyetlerindeki verimliliği artırmasının ve sağlam biçimde teşkilatlanabilmesinin “anahtar”ını da barındırmaktadır bizce. İnşallah; dua ve dileğimiz budur.

Büyük Doğu Ocakları Dergisi, Sayı 1.
Hayrettin Soykan

19 Mart 2011 Cumartesi

28 Şubat, Salih Mirzabeyoğlu, İşkence

YORUMSUZ
27 Ocak 2000 tarihli Star Gazetesi 


1  Jandarma koğuşa dalınca uyandı, alnını ranzaya çarptı
2  Sendeleyerek kalktı, ayağı kayınca, burun üstü düştü
3  Kalkayım dedi, uyku sersemiydi. Dipçiğe gözünü vurdu
4  Kendini topladı, kapıdaki askıyı görmedi, kulağını taktı
5  Jandarma hasretle sıkı sıkı sarılınca boynuna kan oturdu
6  Koğuştan çıkıyordu, kapıyı açık zannetti. Kaşını yardı
7  Sağ gözünü dipçiğe vurmuştu sol gözü de copa değiverdi
8  Diyet yaptığı için az yiyordu…Halsizlikten göz altları morardı
9  ‘Hoş geldin’ dediği jandarmanın eli, elmacık kemiğine çarptı
10 Mahkeme öncesi tıraş oldu jilet keskindi, yüzünü doğradı

Mahkemeye götürülürken...

12 Mart 2011 Cumartesi

Rıhle, 11. sayısı, “İmaj ve Teşebbüh” konusuyla çıktı


Rıhle, 11. sayısında “İmaj ve Teşebbüh” konusuyla çıktı okuyucunun karşısına. Derginin kapak spotu: “Yabancılaşmanın ayartıcı iğvası: İmaj ve Teşebbüh
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, "küreselleşme" vakıasının "evrensel bir kaçınılmazlık" olarak görülmesi ve gösterilmesi dolayısıyla insanlık tarihinin geride bıraktığı zaman dilimlerine benzemiyor. Hayatı batılılar gibi yaşamak bu vakıanın olmazsa olmazlarının başında geliyor.
Küreselleşme vakıasının Müslümanlar üzerinde yaptığı etki, diğerleriyle kıyaslanamayacak sonuçlara yol açmış olması bakımından farklı değerlendirilmek durumunda. Zira Müslümanlar tarih boyunca –kendileri başkalarına benzemekten titizlikle uzak durdukları gibi– başkalarını kendilerine benzemekten sürekli olarak sakındırmışlardır. Bunu bir "izzet" meselesi olarak gören İslam ümmeti, ahir zamanda dehşet verici bir dönüşüm sürecine maruz kaldı. Hakkın ve hakikatin şahitleri olan Müslümanlar bu süreçte kılık kıyafetlerinden şehirlerine, din ve dünya algılarına kadar her alanda "öteki"ne daha çok benzediğini ispatlamanın yarışı içinde adeta. Modern şehirler, modern insanlar, modern kurumlar, ilişkiler, iletişim tarzları…
Bütün bunlar bizi, bir zamanlar kılık-kıyafette benzeşmeye bile tahammül edemeyen İslam ümmetini gayrimüslimlerin izzetini ikrar ederken kendi zilletinin altına gönüllü olarak imza atar duruma getirdi, farkında değiliz. Zira kendisini başkasına benzetme tavrında, benzetenin benzetilene öykünmesi ve ta'zimi bahis konusudur. 
Bu ülkede kılık-kıyafet devrimi gibi bir olaya muhatap olmuş milletimiz, yeni yetişen nesillerine, başındaki sarığı çıkarmaktansa ölümü tercih eden insanın tavrını nasıl anlatır? Divan edebiyatındaki "şarap" mazmunundan, "kafa çekme"den başka bir şey anlamayan, koca bir tarihi ve medeniyeti miyop gözlerinin algıladığından ibaret zanneden zavallı nesiller çoktan "görüntüsünü çoğalttıkları kavimden" olmuşlardır…
Ötekine benzeme illeti, sadece hayatın görünen alanlarında değil, görünmeyen alanlarda da icra-yı faaliyet etmektedir. İbadette müslüman, ekonomide kapitalist, siyasette liberal, uluslar arası ilişkilerde küreselleşme yanlısı, Avrupa Birliği hedefinde tutucu… insan tipi, o mahut "benzeme" illeti olmadan nasıl mümkün olabilirdi?!
Rıhle 11. sayısında, benliğimizi sarmış bulunan "ötekine benzeme" histerisini mercek altına alıyor. Önceki kuşaklar "benzeme-teşebbüh" denildiğinde sadece kılık-kıyafette benzemeyi anlar ve o noktada yoğunlaşırdı. Buna şaşırmamak gerekir. Zira fıtrî zamanlarda "benzeme" illetinin kılık-kıyafetten başka bir alana sirayet etme şansı yoktu.
Şimdi ise "küreselleşmiş" dünyada "açık toplum" türküleri söylüyoruz. "Ötekine benzeme" vakıası bireysel ve toplumsal hayatımızı neredeyse tamamen kuşatmış bulunuyor. Rıhle de bu sayıda bu problemin mahiyet ve boyutlarını mercek altına alıyor.
Bu sayının ilk yazısı, derginin genel yayın yönetmeni Ebubekir Sifil hocanın “Ötekine Bezeyerek Ötekileşme” başlıklı makalesi. Sifil hoca bu makalede, günümüz dünyasında Müslümanların gayr-i Müslimlerle ilişkilerini ve hâkim paradigmanın rengiyle boyanmaya başlamış olan değerlerimizi masaya yatırarak önemli tesbitlerde bulunuyor. Dâru’l-Hikme hocalarından Talha Hakan Alp hoca, “Kafirlere Teşebbühün Fıkhî Boyutu” başlıklı makalesinde kafirlere benzeme sorununu bir fakih perspektifiyle ele alıyor ve konuyu dünüyle bugünüyle değerlendiriyor. “İmaj, Yabancılaşma Krizi ve Teşebbüh Hadisi” başlıklı makalesinde Serdar Demirel hoca teşebbüh hadisine farklı bir perspektiften bakıyor. “Ȃhir Zamanda Tesettürü Konuşmak veya Bediüzzaman’ın Tesettür Risalesi Üzerine Birkaç Mülȃhaza” başlıklı makalesinde Burak Ertürk, Üstad Said Nursî’nin tesettür yaklaşımından hareketle modern zamanların Müslümanlarının tesettür telakkisini mercek altına alıyor. “İmaj ya da Küresel Benzeşim İçerisinde Müslüman Birey” başlıklı makalesinde Mehmet Özay hoca imaj konusunu sosyolojik kavramsallaştırmalar bağlamında ele alıyor ve imajın Müslümanlara taalluk eden boyutunu sorguluyor. “Bir İletişim Felsefesine Doğru: Laik İkonoloji ve Yeni-Paganizmin Hem Vasatı, Hem de Vasıtası Olarak Medya” başlıklı makalesinde Yusuf Kaplan hoca, kapsamlı bir iletişim felsefesi geliştirme çalışması yaparken okuyucuya ufuk açıcı bir perspektif sunuyor. Zahit Yıldız Gayri Müslimlere Benzeme Konusundaki Hadisler Ve Sübut Durumları” başlıklı yazısında mevzuya dair rivayetleri sübut ve sıhhat açısından ele alıyor.
İzmir’den Hüseyin Avnî hocanın yanı sıra bu sayının “Soruşturma” bölümüne Suudlu araştırmacı Halid b. Abdullah el-Müzeyyinî hoca katkıda bulundular.
Bu sayının “Mülâkât” bölümünde Mısır Dâru’l-İftâ müdürü Amr el-Verdânî hoca ile yapılan, İslamî ilimler tasavvur ve usulüne dair mühim mütalaaları hâvî ilmî bir sohbet; “İntikad” bölümünde Ahmed Tahir Dayhan hocanın “Ebû Hureyre’yi Anlamak” başlıklı serî tenkit yazısının üçüncü bölümü var.
Bu sayının serbest makalelerine ise Kadir Mısıroğlu “Batılılaşma mâcerâmız ve İflâsın eşiğindeki batı” başlıklı makalesiyle, Erdal Kurgan, “Yapısal Dönüşüm: Kamusalın Örtülenmesi Ya da Mahremiyetin Kamusallaşması” başlıklı yazısıyla, Fatih Güldal “İlk Mektep Çocuklarının Bayram Günü: Amin Alayı” başlıklı yazısıyla, Yusuf Hanif, Juan R. I. Cole’ün “Efgânî’nin Mısır Hayatına Dair Bazı Yeni Tesbitler” başlıklı makalesinin tercümesiyle katkıda bulunmuşlar.
Rıhle 11 Muhtevası:
Ötekine Bezeyerek Ötekileşme/Ebubekir Sifil
Kafirlere Teşebbühün Fıkhî Boyutu/Talha Hakan Alp
İmaj, Yabancılaşma Krizi ve Teşebbüh Hadisi/Serdar Demirel
Âhir Zamanda Tesettürü Konuşmak veya Bediüzzaman’ın Tesettür Risalesi Üzerine Birkaç Mülâhaza/Burak Ertürk
İmaj ya da Küresel Benzeşim İçerisinde Müslüman Birey/Mehmet Özay
Bir İletişim Felsefesine Doğru: Laik İkonoloji ve Yeni-Paganizmin Hem Vasatı, Hem de Vasıtası Olarak Medya/Yusuf Kaplan
Gayri Müslimlere Benzeme Konusundaki Hadisler Ve Sübut Durumları/Zahit Yıldız

Soruşturma: Hüseyin Avnî, Halid b. Abdullah el-MüzeyyinîMülâkât: Amr el-Verdânî
İntikad: Ebû Hureyre’yi Anlamak/Ahmed Tahir Dayhan
Batılılaşma mâcerâmız ve İflâsın eşiğindeki batı/Kadir Mısıroğlu
Yapısal Dönüşüm: Kamusalın Örtülenmesi Ya da Mahremiyetin Kamusallaşması/Erdal Kurgan
İlk Mektep Çocuklarının Bayram Günü: Âmin Alayı/Fatih Güldal
Efgânî’nin Mısır Hayatına Dair Bazı Yeni Tesbitler/Juan R. I. Cole
KitâbiyâtTeşebbüh gibi mühim bir meseleyi masaya yatıran ve istikrarlı adımlarla yürüyüşünü sürdüren Rıhle’ye bu seyahatinde başarılar diliyoruz.
İrtibat: 0212 631 24 43
www.rihledergisi.com.tr

www.darulhikme.org.tr

7 Mart 2011 Pazartesi

Halkın “Kahraman” veya “Rol Modeli” İhtiyacı Üzerine




Her insanın her vesileyle kendisine ve çevresine sorduğu soru şu olsa gerektir: Ne yapmalı? Bu aynı zamanda şu anlama da gelir: Neyi yapmamalı? Böylesi çift veçheli, ancak muradı belli ki tek bir soruya cevab, elbette “alternatifler” arasından bir “seçim” yapmak demek olacaktır.

“Alternatifler” dediğimizse, bizde şu veya bu yolla yer eden bir “bilgi muhtevası”na başvurma anlamına gelecekken; “seçim” dediğimiz de, o muhteva içinden “belli” birini isteyiş tarzında “iradî bir fiil”e işaret demek olacaktır.

O hâlde son bir soru: Neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğine dair “davranış alternatifleri”ni bize veren bilgi muhtevasına, aynı şekilde neyi yapıp yapmayacağımızı seçeceğimize dair “davranış isteği”ne nasıl ulaşırız?

Sayısız bakışa mevzu böyle bir soruya bizim arayacağımız cevabın “buradaki” çerçevesiyse, psikolojide “rol modeli” kavramıyla da ifade edilen “örnek alınan insan”la (ki, "örnek alınmayan insan" da ayrıca bir "örnek"tir) sınırlı olacak. Diğer bir deyişle, özellikle ve öncelikle "müsbet çerçeve" dahilinde, halkın “örnek alınan insan”, yani “kahraman” ihtiyacına, bu şahsiyetlerin öğretmekle kalmayıp, aynı zamanda istetici “rol modeli” fonksiyonuna, bilinmesi ve yapılması gerekeni şahsında örnekleştiren “sembol şahıs - remz şahsiyet” misyonuna kapasitemizin elverdiği ölçüde kısaca ve kabaca temas ederek, baştaki soruya cevabımızı aydınlatmaya çalışacağız.

İlk elde tesbiti gereken husus bizce şudur: Neyi yapıp neyi yapmamamız gerektiğine dair “alternatifler”i bize veren bilgi muhtevası, -elbette “ruhun pasif bir ayna olmayışı” gerçeğini asla hatırdan uzak tutmayarak!- ilk doğduğumuz günden başlayan “içtimaî” bir öğrenme sürecinin neticesi yahud verimidir de diyebiliriz. Önce anne babamızdan, sonrasında yakın veya uzak aile-akraba çevremizden, yine semtimizdeki arkadaş yahud komşularımızdan, aynı şekilde okuldaki öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımızdan, derken daha geniş çerçevede toplumda bizzat münasebet kurduğumuz yahud müşahede ettiğimiz ferdlerden, giderek okuyup işittiklerimiz ve gördüklerimizden direkt veya dolaylı yoldan aldığımız tesirler, yani “sosyal öğrenme” yoluyla tüm bu insanlardan öğrendiklerimiz, önümüze çok çeşitli “davranış alternatifleri”ni serecektir.

Bu “temel” üzerinde hemen cevabının araştırılması gerektiğine inandığımız soruysa şu şekildedir: Davranış alternatiflerini bilmek onları “yapmak” demek olmadığına göre, peki “davranış isteği”miz nasıl doğar?

Cevabın bizcesini hiç bekletmeksizin takdim etmek gerekirse, “iyi-doğru-güzel”i, toplumun en derin hürmet ve en coşkun hayranlıkla temâşâ ettiği bir yükseklik ve olgunlukta “şahsen” temsil eden “kahraman”ların telkini, tesiri ve rehberliğiyle doğar!

Böyle bir tesir, “dünyanın çevresi şu kadar kilometredir” nevînden -gönlümüze hitab etmeyen- kuru bir bilginin edinilişi veya getirilişi gibi olmayacak, göğün dipsizliğinde ışıldayan “yıldızlar”ın güzellik ve yüceliğini temâşâdan doğan bir zevki, böyle bir zevkten doğan coşkun hamle isteğini ve o şahsiyetlerde en gözalıcı aksini bulan sonsuzluğa kavuşma arzusunu, kısaca “onlar gibi olma” aşk ve ihtirasını getirici olacaktır çoğu.

Kuşkusuz, belki bu nevî "coşkun" bir telkin ve tesir gücü belirtmeyen, ancak yine de yaptığı işin “ehil” yahud “meşhur” örneği olmuş, gerektirdiği “hüner” bakımından daha “alt seviyede” rol modelleri, öğretmenler veya dar bir iş sahası dahilindeki "sembol şahıslar" da mevcud olabilir. Üstelik bunlar da aynı biçimde "esaslı" ve “gerekli”dir: Ailede konuşmayı, oturup kalkmayı öğrenen ve benliğini kazanan çocuk için anababa ve kardeşler; yine diyelim ki bir inşaat işindekine benzer hiyerarşi gereğince, çırak için kalfa, kalfa için usta, usta için mühendis, mühendis için mimar, meselâ böyledir. Hatta, rol modelleri zımnında, beğenilmeyen işlerin “menfî örnekleri” de bulunabilir. Olunmaması veya yapılmaması gerekenler bakımından, hem ferdin hem de bir topluluk veya toplumun böylesi “örnekler”den ders alması da bir başka “ihtiyaç” nevîdir yine.

Ne var ki, daha ziyade basit işlerin ve gündelik fiillerin “failleri” olan “küçük” veya “vasat” örnekler değildir asıl muhtaç olunan. Aksine, bir toplumu bir arada tutan, o toplumun ferdlerini “ortak” bir duygu ve düşünce, “ortak” bir ideal ve aksiyon merkezinde halkalayıp “yaşar” kılan, o toplumun bugünüyle beraber belki daha çok istikbâldeki ihtişâmının teminatı olan “pusula” kıymetinde “yıldızlar” da vardır. İşte bu şekilde, bir “kutub yıldızı”nın etrafında kademe kademe halkalanarak “ideal” göğünün haritasını çizen “yıldızlar”a, bir toplumda kalb ve beyin fonksiyonu görüp diğer organları da kendisine bağlayan “üstün şahsiyetler”edir halkın asıl ihtiyacı. İsterse onları “örnek” kılıcı aksiyon ve eserleri zâhiren dünyaya mıhlı olsun, hiç fark etmez; o iş ve eserlerde bağlısı ve mümessili oldukları kalb ve zihnin en ulvî, en hakiki ve en muhteşem tezahürü pırıldayan seçkin “organlar”dır onlar. Bu yüzdendir ki, başlarını göğe çevirenler için, "dereceler" hâlinde yine “kalb ve beyin” kıymeti taşırlar.

“Yıldızlar Kuşağı”?.. “Halkın ihtiyacı olan Ümmet modeli”?.. Ve tüm zanlarımızdan münezzeh hüviyetleriyle, bahsin derûnunda ve nâkıs anlayışımızın erişemeyeceği yükseklikte taht kuran “Sahabîlerin Rolü ve Mânâsı”?..

“Sosyal Öğrenme”

Bu noktaya kadar, alelâdesi ve seçkiniyle, ancak “özetle” temas edebildiğimiz “rol modeli” bahsini, dilerseniz bir de “psikoloji” literatüründen takib edelim. Bu sayede, “yetiştiricileri yetiştirme”nin niçin öncelikli olduğuna dair, en kaba ve sınırlı bir çerçevedeki çizgileriyle de olsa, bir fikir edinelim. Şöyle denmekte:
«İnsanlar başkalarının davranışlarını gözleyerek ve taklid ederek öğrenirler.

DENEY: İki çocuk grubundan birine saldırganlık ihtivâ eden film seyrettiriliyor. Diğer grub çocuğa ise saldırganlık ihtivâ etmeyen film seyrettiriliyor. Daha sonra bu iki çocuk grubu birlikte faaliyetlerinde ve oyun oynarken müşahede edildiğinde, saldırganlık ihtivâ eden filmi seyreden çocukların daha saldırgan davranışta bulunduğu gözleniyor.
Sosyal öğrenmede temel faktör, ferdlerin başkalarını gözleyerek öğrenmesidir. Gözlenen davranışın sonunda modelin almış olduğu mükâfat veya ceza, gözleyenin o davranışı taklid edip etmeme kararını etkiler.

Sosyal Öğrenme Teorisinin Temel Kavramları

1. Dolaylı Pekiştirici: Gözlenen davranışın sonuçları, gözleyeni bilgilendirmekle kalmaz, onun davranışı yapma güdüsünü arttırır. Fakat gözlenen davranışın sonucu, gözleyen için anlamlı ve değerli olmalıdır. Ayrıca gözleyenin davranışı yapabileceğine de inanması gerekir. Çünkü değerlerinin başarısı veya başarısızlığı, gözleyenin kendi kapasitesini gözden geçirmesine yardımcı olacaktır. Modelin yapmış olduğu davranışlarda mükâfatlandırılması, gözleyenin o davranışı taklid etmesini güçlendirecektir.
2. Dolaylı Ceza: Modelin yapmış olduğu davranış sonunda almış olduğu cezanın gözlenmesi, gözleyenin o davranışı yapma temâyüllerini azaltır veya ortadan kaldırır.
3. Dolaylı Hissîlik: Korkuların birçoğu doğuştan getirilmez. Çevredeki kişilerin tepkileri gözlenerek öğrenilir. Genellikle başkalarının hayatlarını gözleyerek korku, kaygı gibi duyguları öğreniriz. Bu durum, korkuların giderilmesinde de etkilidir.

Modellerden Öğrenme

Sosyal öğrenme teorisinin en önemli unsuru modeldir. İnsanların bir davranışı öğrenebilmesi için, o davranışın model tarafından nasıl yapıldığını görmeleri gerekmektedir. Model olan kişi gözlenerek neler öğrenilebilir?

1. Şuura müteallik yeni beceri ve davranışlar öğrenilebilir.
2. Öğrenilenleri güçlendirir veya söndürür. Modelin yaptığı davranışların sonuçlarını gözleyerek, neyin yapılıp yapılmayacağını öğrenebiliriz.
3. Model gözlenerek sosyal güç ve motivasyon sağlanabilir.
4. Model gözlenerek çevredeki nesnelerin nasıl kullanılacağını öğrenebiliriz.
5. Model gözlenerek hissî tepkilerin nasıl ortaya konulacağı öğrenilebilir.

İnsanlar her gördüğü davranışı almazlar veya taklid etmezler. Gözleyene davranışların dolaylı etkisi sadece sonuçlardan değil, modelin karakteristik yapısından da kaynaklanır. Modelle gözleyenin karakter benzerlikleri veya özellikleri, davranışın taklid edilmesi nisbetini arttırır. Şu hâlde, modelle gözleyen arasındaki etkileşimde bazı temel özellikler bulunmaktadır.

1. Yaş: İnsanlar yaşlarına yakın model seçerler.
2. Cinsiyet: İnsanlar cinslerinin davranışlarını daha çok model alırlar.
3. Karakter: İnsanlar çoğu zaman toplumda öne çıkmış iyi karakterli ve insan ilişkileri iyi olan kişileri model alırlar.
4. Benzerlik: İnsanlar kendine uygun kişileri daha çok model alırlar. Yani ortak noktalarının olduğu modelleri.
5. Statü: Yüksek statülü modeller, düşük statülü modellerden daha çok etkilidir.

Model Alınan Davranışların Sonuçlarının Öğrenmeye Etkisi

Öğrencilerin yapmış olduğu istenmeyen davranışların öğretmen tarafından kabul görmediğine dair tepki alınmalıdır, aksi takdirde onu diğer öğrencilerin taklid etme durumu ortaya çıkabilir. Fakat, istenmeyen davranışa karşı verilen tepki, bir başka istenmeyen davranışa model oluşturacak şekilde de olmamalıdır.

ÖRNEK: Kardeşine fizikî güç kullanan bir çocuğa babası tarafından fizikî ceza verilmesi, fizikî güç kullanma modeli ortaya çıkarır; ancak menfî davranışların -eğer başkasına zarar vermiyorsa– görmezden gelinerek müsbet davranışların pekiştirilmesi daha çok tercih edilen yoldur.»
Öğretici ve Oldurucu Olarak Rol Modeli

Yukarıdaki iktibastan da görülebileceği üzere, “rol modelleri” dediğimiz “şahsiyet örnekleri” yahud “yetiştiriciler”, sadece doğrularıyla değil, yanlışlarıyla dahi bir toplumun ve ferdlerinin “davranış alternatifleri”ni belirleyici olabilmektedirler. Bu bakımdan onlar, belli bir topluma o toplumun hayat hikâyesini, hayat tarzını ve asıl önemlisi hayat gayesini, sanki bir tiyatro eserinin aktörleri gibi, ancak hakiki kimlikleriyle sahneleyen “rehberler” kıymetindedirler.

Bugün Batıda -meselâ Yeni Zelanda’da- öğretmen yetiştiren kimi üniversitelerde müstakbel “öğretmenler-yetiştiriciler”, bir “tiyatro aktörü” eğitimiyle benzer, hatta yer yer aynı eğitime tâbi tutulmaktadırlar. Burada, “rol” ve “temsil” mefhumlarına dikkat.

Dinî, mitolojik ve tarihî “kahramanlar”ın belli bir toplum açısından belirttiği misyon yahud fonksiyon da, yine bu zâviyeden dikkatle düşünülmelidir. Aynı şekilde, kurulu bir düzenin “eklemlenmiş” bir parçası olmak yerine “yeni nizam – yeni insan” dâvâsının bayraktarı olanlar veya olmaya talib olanlar, bunu belki herkesten fazla düşünmelidir. Çünkü dâvâlarının zaferi, işte böyle bir “model halkası”nı hem “geçmiş” hem de “aktüel” şahsiyetler hâlinde teşekkül ettirip ettirememelerine doğrudan bağlıdır.

Demek ki, yeni bir dünya, yeni bir ferd ve toplum düzeni kurmaya talib olanlar, yükseltmek için yükselmek, oldurmak için olmak, yetiştirmek için yetişmek gibi “merkezî” bir mesuliyete muhatabtırlar. Hayatın çok yönlülüğüne mutabık olarak, her sahada “rol modeli” olmak ve olacakları oldurmak zorundadırlar. “Menfi örnek” olmamak için, vâkî yahud muhtemel her menfîlikten nasıl bir “müsbet” netice devşirilebileceğini bizzat ve bilfiil göstermek durumundadırlar. Kuru bilgiler tatbikçisi “kimyacı” değil de, elini hangi işe değdirse altuna çevirecek sanatçı misyonuyla, birer “simyacı” olmak borcundadırlar. İşte “yetişmek ve yetiştiricileri yetiştirmek” şeklinde de tesbit edilen bu borcun, yine bu dairede değerlendirilebileceğine inandığımız tarzdaki apaçık ifadesini çerçeveliyor Mütefekkir. Meâlen:
"Halkın ihtiyacı olan örneklik Ümmet modelini temin"...

Bir hisse hâlinde şuurlaştırılması elzem olan bir incelik de bizce şudur ki, halk dediğimiz insan kitlesi, çoğunluğunu oluşturan kısmıyla "saf fikir"e iltifat etmez, aksine, belki yalnızca "şahısları" sever, ancak onları takdir eder ve bu “şahsî” sevgi akabindedir ki onların peşlerinden gider. Halk dediğimiz, çoğu böyle girer “ideal fikrin yolu"na. Veya tersine, tek tek şahıslara buğzedip de yüz çevirir fikirden.

Olmak ve Oldurmak; İşte Bütün Mesele!

Toparlamaya çalışırsak, bizim için "gereken"in ne olduğu artık âşikâr olsa gerektir: Ümmetin yahud halkın "kahraman ihtiyacı"nı karşılayacak tarzda, ismi, cismi ve emeğiyle "şahısları" örnekleştirmek, örnek olmak, örnek olmaya teşvik etmek ve "olmak ve oldurmak" esası üzerinde "örneklik" tavır, usul ve üslublar geliştirip hassasiyetle muhafaza etmek.

Kuşkusuz, bir “ideal” adamı, bir “dâvâ” adamı da olsa, her insanın kusur ettiği demler yahud yetkinleştiremediği yönler olmuştur, olacaktır, olabilecektir. Mesele, bunları "olmak ve oldurmak" temelinde yaklaşarak münasib bir lisan ve fiille çözmeye ve takdime bakmak, aslolan "örneklik Ümmet modeli" hedefini hiçbir ân gözden kaçırmamak, kendisi veya çevresindeki "kılçıklı tarafları örtmek" hikmetini şuurlaştırabilmektir. Müsbet işler, verimler ve tavırlar zaten "güzel örnek" iken, eksiklikler, yanlışlıklar ve arızî menfîliklerin de çevre veya sonrakiler için "telafi edilmesi", "yapılmaması" yahud "kaçınılması" gerekenler dairesinde "öğretici bir örnek" ve "ibret dersi" değeri taşıdığı aynı minvalde unutulmamalıdır.

Özetle, bizim nazarımızda "rol modeli" olma bahsi, nefsanî "isim yapma", "isim parlatma" veya rolünün hakkını veremeyeceği hâlde “statü kovalama” hevesinin çok ama çok ötesinde ve fevkindedir. Murâdımız, “rol modeli” olacak şekilde eser, emek ve aksiyonu bir “isim”le markalaştırmak; eser ve sahibini meydan yerine dikerek veya meydan yerine davet ederek kanlı canlı birer "şahsiyet ifadesi” olmaya teşvik etmek; yaşamış veya yaşayan böylesi tüm şahsiyetleri, o eser, o emek ve o aksiyon sahasının “remzi" kılabilmek; işte bu sayede, onları toplumun mazisini, bugününü ve istikbalini aydınlatıcı "fenerler", yol buldurucu "pusulalar" ve yol gösterici "rehberler" kılabilmektir.

Netice olarak bu, henüz olamadıksa da olunması, henüz yapamadıksa da yapılması gerekendir. Tüm “oluş” yollarının kendisinde birbirine kavuştuğu, belki en birinci vazifedir. 


Hayreddin Soykan