7 Mayıs 2012 Pazartesi

Usul




USUL
· Çizdiğimiz manzara, mutlaka bir inkılâp beklediğmizi şimşekvâri bir bedahet ölçüsüyle resmeder.

· Var olma cehdini kaybetmemiş bir millet için günümüzün şartları karşısında bir inkılâp zarureti mutlaktır ve bunun aksi yokluktur.

· Bu inkılâp, (statik) ve parça parça düzeltme gayretlerinin, hep aynı gidiş içinde küçük ıslâhçılık teşebbüslerinin işi değildir. (Dinamik) sıfatını en hareketli ve şiddetli mânada canlandırıcı bir doğruluş, davranış, şahlanış dâvasıdır bu...

· Bütün yolları, sokakları, meydanları, kapıları bir hamlede tutacak ve eski ruhî (trafik) nizamını darmadağın edip yenisini getirecek ve yerine perçinleyecek bir doğruluş, davranış, şahlanış...

· Öyleyse bu hareket, «ihtilâl – inkılâp» tâbirine lâyıktır.

· Fakat sadece ruhlarda ve düşünce çevresinde bir ihtilâl – inkılâp...

· Bu ihtilâl – inkılâbın âletleri, söz ve kalem...

· Bu ihtilâl – inkılâbın plânı, göz ve kulak yollarından kafataslarına girmek ve beyin zarları altına zerketmek...

· Bu ihtilâl – inkılâbın şartı, dâvayı, kanun hakkıyla en sıcak zeveban ve en ileri heyecan noktasına ulaştırmak...

· Bu ihtilâl – inkılâbın kadrosu mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik, dayanak sınıfı da, Şehadet getiren herkes..

· Bu ihtilâl – inkılâbın mekânı, bütün büyük şehir ve kasabalariyle Türkiye; zamanı da, güneşin ufka bir mızrak boyu yaklaşması ve artık son vâdeyi ihtar etmesi gibi, şu ân, ölü dakika...

· Son devrenin başlarında bizim dâvamız mahkûm hayatı yaşarken, hâdiseler, asıl mahkûmların neler olduğunu gösterdiğine göre, şimdi durumdan faydalanmak cansız mankenlerin tuttuğu mâna siperlerini düşürmek ve Türk Anayasasının kefaleti altındaki fikir hürriyetiyle, beklediğimiz ihtilâl – inkılâbı körüklemek de bize ve sıfatlandırdığımız gençliğe düşen borç..

· Ülkemizde Anayasayla müeyyideli fikir hürriyeti diye bir şey varsa ve eğer kanunlara doğru söyletiliyorsa, müspet ve menfî her iki haliyle biz vaziyetin ispatçısı olacağız ve her iki haldede şeref ve hizmetimiz büyük olacaktır.

· İşte avaz avaz haykırıyoruz ki, yüz küsur yıllık yanlış inanışlar bakımından ruhlardaki takma dişleri söküp, onların madenî baskıları altında ezilen hakikî ve bünyevî dişleri belirtme ve geliştirme gayesinden ibaret dâvamız, metod olarak sâf fikirden başka vasıta ve âlet tanımıyor. Böyle olunca, fikirlerimiz ne kadar dokunaklı, yakıcı olursa olsun, kendimizi kanun namusunun kefaleti altında görüyor ve bu güven duygusundan sonra başımıza hangi inkisar ve ıstırap gelirse gelsin, onu hiçe sayacağımızı, o zaman da, belirteceğimiz misâldeki ibret payı noktasından en büyük hizmeti yerine getirmiş olacağımızı, hak ve millet huzurunda ilân ediyoruz.

· Mukaddesatçı ve milliyetçi gençlik ve Şehadet getiren herkes!... Senin için belirme günü, (antitez) ler cephesinin kendi kendisine tökezlediği ve yıkıldığı bu demden başkası olamaz! Fikir meydanı ve atalarının ruhu seni çağırıyor. Elinde kanun bayrağı, ruh kalesini fethet!..

Necip Fazıl Kısakürek / İdeolocya Örgüsü

Kurulsun Başyücelik Devletimiz!



Şan Olsun Moro İslami Kurtuluş Cephesi! (MILF)
Şan Olsun Hür Suriye Ordusu!
Şan Olsun Özbekistan Halk Hareketi! (ERK)
Şan Olsun Hamas!
Şan Olsun Batı Trakya!
Şan Olsun Cundullah!
Şan Olsun Güney Azerbaycan!
Şan Olsun Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK)
Şan Olsun Kırım!
Şan Olsun Kafkasya Emirliği!
Şan Olsun Patani!
Şan Olsun Taliban!
Şan Olsun Doğu Türkistan İslam Partisi!
Şan Olsun Irak Türkmen Cephesi!

KURULSUN BAŞYÜCELİK DEVLETİ!

5 Nisan 2012 Perşembe

27 Mart 2012 Salı

Şehid Ali Şükrü Bey


 Ali Şükrü Bey (1884; Vakfıkebir, Trabzon - 27 Mart 1923; Ankara),
1.TBMM'de Trabzon milletvekili olarak yer alan ve muhalif görüşleriyle tanınan Türk siyasetçi.

Heybeli Ada'da bulunan Bahriye Mektebi'nde öğrenim gördü. Burayı 1904 yılından tamamladı ve bahriye erkanıharp subayı oldu. 1909 yılında Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyeti'nde ikinci başkanlık görevini üstlendi.

Yüzbaşı rütbesinde iken askerlikten istifa edip siyasete atılmaya karar verdi. İttihat ve Terakki aleyhtarı görüşlere sahip olan Ali Şükrü Bey, 1920'de Osmanlı Meclis-i Mebusan'ında Trabzon mebusu seçildi. Daha sonra Ankara'da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne de Trabzon milletvekili olarak girdi. Mustafa Kemal'in önderliğindeki Birinci Grup'a muhalif milletvekillerinin toplandığı İkinci Grup'un liderlerinden biriydi. Mustafa Kemal'in Hâkimiyeti Milliye gazetesine karşı Tan gazetesini yayınlamaya başladı.

İsmet Paşa'nın hariciyeci olmadığı için Lozan'da acemice işler yaptığını ve TBMM'nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıkarak müzakereleri sürdürdüğünü savunan Ali Şükrü Bey, Lozan'da devam eden müzakerelerin durumu hakkında TBMM'ye açıklanan resmi bilgiler ile dış kaynaklı haberler arasında çelişkileri dile getirdi.

1. TBMM'de Mustafa Kemal'e karşı en sert muhalefeti ortaya koyan milletvekili olarak tanındı.

27 Mart 1923 günü Mustafa Kemal'in azmettirmesiyle Topal Osman tarafından şehid edildi.



26 Mart 2012 Pazartesi

Meydan


MEYDAN 
Tek istikamet, Kabe;
Ve tek örnek, Sahabe…
Böyle yükseldi sütun,
Böyle kuruldu kubbe.
Derken nuru kararttı.
Yobazda kara cübbe.
Tuzağa düştü arslan;
Sorguç takıldı kelbe.
Vatan, yüzelli yıldır,
Mânâda bir harabe.
Artık iman ve ahlâk,
Türbedarsız bir türbe.
Ne hâtıra maziden,
Ne isim, ne kitabe…
Düşmek, yükselmek oldu;
Uçurum da mertebe…
Ağla ey koca tarih
Bu acıklı nasibe!
Nerdesin ulvî fikir,
Çilekeş murakabe?
Sahte devrimler boyu
Tarihî muhasebe?
Bağlıdır bu felâket,
Tek tipe, tek sebebe.
Bir tip, mücerret model;
Batı ajanı kahbe!
Sürüyü teslim eden,
Avrupalı celebe…
Hale bak, şu hale bak;
Eve, yurda, mektebe!
Baba oğlundan mahcup,
Hocasından talebe…
Bizde profesör derler.
Kitap yüklü merkebe.
Lisan diye, hırlayış;
Kültür diye, alfabe…
Pazar müflis, kent deli,
Köy boş, karakol izbe…
Bir çatışma, boğuşma;
Şeytan uğrunda cezbe.
Karışmış gazetede
Necaset mürekkebe.
Ne bulduk, parti parti.
Eyledik de tecrübe?
Bir kısmı İbn-i Sebe.
Gerçeğe aykırılık;
Uygunsuzluk mezhebe…
İslâm, gidip gelen top,
Bir hizipten bir hizbe.
Hak yolunda bir lider;
Memur, hakkı tahribe.
Düne kadar dışdandı,
Şimdi de içten darbe.
Diyanet işleri ki,
Uymaz farza, vacibe.
İlminde gaiblerin
Haşyet duymaz gaibe.
Yeni bir mamul eşya;
Fetvaları şaibe.
Bu muydu Büyük Doğu,
Kırk yıllık muhasebe?
Deli olsa yanaşmaz
İşlerini tasvibe!
Ya sanayi masalı;
Derya rolünde habbe?
Saksı içinde çınar;
Görülmemiş acibe…
Nefes almadan vermek…
Sor bu işi tabibe!
İş arayan bir millet;
Diyar diyar göçebe…
Şerefli Ortak Pazar;
Ona aş, sana küsbe!
İçyüzü bu dâvanın,
Köle olmak salibe…
Dünkü sultan bugün kul,
Tâ meşnktan mağrıbe.
Rüşvetle maaşa zam,
Enflasyonla debdebe.
Yüz lira ona iner,
Daha inmeden cebe.
Gidere tâbi gelir;
Dibi sökülmüş heybe.
“Doğa”da buldukları,
Zelzele ve seylâbe.
Biçare demokrasi,
Karanlıkta körebe.
Parti bölücü âlet,
Batıdan bize hibe.
Gel de ey gerçek parti,
Partiyi batır dibe!
Her türlü sahteliği
Yıkmak sana vecibe!
Bu işi ne temizler,
Hangi ok, hangi ateş,
Hangi söz, hangi hutbe?
Bir nesil bekliyoruz,
Büyük nizama gebe.
Nedir o nizam, nedir?
Boyun eğmektir Rabbe!
Milliyet ruha bağlı;
Kıymet sadece kalbe.
Fatih’te erimiştir,
Cengiz Han ve Kurt Cebe.
Davet gücü İslâmda
Komünisti edebe.
Her şey, her şey İslâmda;
Ferde ve kavme rütbe.
Bizde, kutsi emanet;
Biz de yarın galebe!
Gün geldi, saat çaldı;
İşte yol, koş takibe!
Yetmez mi esaretin;
Ey Türkoğlu, davran be!


Necip Fazıl Kısakürek
(1975) 


Büyük Doğu bayrağı İBDA ile en öne


21 Mart 2012 Çarşamba

Allahsız



Allahsız


1 —
Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.


2 — Halbuki Birinci Cumhur Reisi, herhangi bir temenniye «İnşaallah...» duasını katan insan için «Bak, Allahtan bekliyor, Allaha inanıyor!» diye mukabele edecek ve Kâinatın Mefhari hakkında «Donsuz Bedevi!» hakaretini savuracak kadar Allah ve Resulünün düşmanıydı.

3 — Bize her şeyden evvel düşen borç, kıymet hükmümüzü izhara lüzum bile görmeden, ukdelerin ukdesi ve bütün tarihi görüş inkılâbının düğüm noktası olan Birinci Cumhur Reisi mevzuunda, sadece ilmî ve (Akademik) hüccetlerle onun din, İslâmiyet ve Peygambere karşı vaziyetini tesbit etmek ve hiç olmazsa «Dine ne yaptı?» sözüne sarf imkânı bırakmamaktır. Renkler, siyahla beyaz halinde belli olsun da, mücadele ona göre dürüst ve namuskârane cereyan etsin; fakat, mevzuları bir türlü çerçeveliyememekte en feci idrak belâsı olan renkleri birbirine karıştırma zaafının önüne geçilmiş olsun...

4 — Bütün icraatı, baştan başa en keskin din ve şeriat düşmanlığını billûrlaştıran Birinci Cumhur Reisinin bu mevzuda izhar edilmiş (net) ve (ideolojik) sözleri ve görüşleri büyük bir yekûn teşkil etmediği ve bilinmediği için, icraatı sözden daha büyük bir fikir tecellisi diye alacak herhangi bir irfan zümresinin de eksikliği yüzünden, Birinci Cumhur Reisi hakkında «Canım, İslamiyete ne yaptı? Allaha ve Peygambere inanmadığı nereden malûm?» gibi bir demagocyaya muhatap bulunabilmektedir.

5 — Şimdi bizim yapacağımız, din ve imanı yok etmek için 15 yıllık icraatı dağ gibi yükselen ve bütün bir «lisan-ı hal» ile her şeyi söyliyen Birinci Cumhur Reisinin bu icraata esas teşkil edici kanaat ve sözlerini, üzerinde münakaşa edilmez şekilde vesikalara bağlamak ve onun bu cephesini artık inhiraf kabul etmez bir vuzuhla tesbit etmektir. Böylece, dine en küçük bir temayül ve sevgi içinde, Birinci Cumhur Reisini müdafaaya imkân kalmamalıdır. Müdafaacıları, cephelerini apaçık göstermeğe mahkûm şekilde, Birinci Cumhur Reisi dostluğiyle Allah ve Peygamber düşmanlığını bir arada temsile mecbur tutulmalıdır.

6 — Bu hususta tek, kafi ve riyazi hüccet, Birinci Cumhur Reisinin bizzat yazdığı, devlet işlerini bırakarak mevsimlerce meşgul olduğu ve 1931 yılında Maarif Vekâleti armasiyle devlete mal ve tabettirdiği meşhur tarihtir. Bu tarih onun bütün ruh (portre) sini ve dünya görüşünü hulâsa eder. İşte bu tarihin daha ilk sahifelerinde, Birinci Cumhur Reisinin zekâdan başka (idealist) hiçbir kıymete inanmadığı ve bütün ruh ve mavera âlemini insanlarca uydurulmuş birer masal saydığı hemen belli olur:
«Bundan, tabiatı anlamakta zekâmı en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşılıyor ki, tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmadığı meydana çıkar.»
Cilt 1, sahife 2, satır 35 ilâ 39.

7 — Birinci Cumhur Reisi, sadece umumi mânada bir «Allahsız» değil, ruhunda en küçük (idealist) havaya pay bırakmıyan koyu ve sert bir (materyalist) tir. Bu bakımdan, belki de (Karl Marks) ve (Lenin) i aşacak bir istidatta, kaba maddeden başka bir hedef tanımaz:
«Her halde hayatın, herhangi bir tabiat harici âmilin müdahalesi olmaksızın, dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.»
Cilt 1. sahife 5. satır 10 ilâ 17.

8 — Umumi mânadaki bu ruh seciyesinden sonra Birinci Cumhur Reisi, pek, ama pek hususî mânada tam bir İslâmiyet düşmanıdır:
«Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine çekebilmek için Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kabede yerleştirmişlerdi. Kabenin kutsiyetini Yahudi ananelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmail'i buraya getirmişti.
Bunların hepsi, bittabi, sonradan uydurulmuş masallardır.»
Cilt 2, sahife 85, satır 19 ilâ 27. 

9 — Birinci Cumhur Reisinin bütün hayat, fikir ve hamlelerine hâkim olan en büyük nefret kutbu, bizzat Allahın Sevgilisidir. Bu tarih kitabında, en küçük bir hürmet edası gösterilmeksizin sadece hâs ve mukaddes ismiyle, polis zabıtlarındaki sanıklara ait üslûpla anılan Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamber (Salât ve Selâm O'na olsun) hattâ kasden methediliyormuş gibi durulduğu noktalarda bile sistemle düşürülmek istenmiştir. Mukaddes ismi nokta nokta göstererek metinleri takdim ediyoruz:
«........ 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını, kendisinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davet etmeğe başladı.»
Cilt 2, sahife 89, satır 15 ilâ 18.

10 — Birinci Cumhur Reisince her şey Allah Resulü tarafından (hâşâ) uydurulmuştur. Bu uydurmaların (namütenahi defa hâşâ) mecmuası da Kur'andır; yoksa o. sanıldığı gibi, Allahın kelâmı değildir:
«........'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir.»
Cilt 2. sahife 90. satır 25 ila 26.
Bakınız, uydurma diye iddia ettiği mukaddes oluşların izahını nasıl yapıyor ve Peygambere nasıl bir hile isnat ediyor:
«O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunların ıslahı için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sonra kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur.»
Cilt 2, sahife 40, satır 33 ilâ 36.
Aynı hile isnadının devamı:
«........ uzun bir devredeki tefekkürlerin mahsulü olan âyetleri, lüzum ve ihtiyaçlara göre takdir ediyordu.»
Cilt 2, sahife 41, satır 26 ilâ 27.

11 — O kadar İslâmiyet düşmanıdır ki, bu dinde samimî olanları bile yabancılar kabul eder ve onun kaynak teşkil etliği ırk ve kavmi, İslâmiyetle beraber düşürmek ister:
«Arap olmıyan, kavimler İslamiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar İslamiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.»
Cilt 2. sahife 93, satır 25 ila 29.

12 — Ve nihayet mahut tarihte ki gayet sinsi (taktik), Âlemlerin Efendisini bir kumandan ve devlet reisi olarak medheder gibi görünüp O'nun aslî, ulvi ve münezzeh mâna ve hakikatine ağız dolusu sövmek, böylece güya yeni bir rütbe ve paye adına nihaî ve mefkûrevî rütbeyi, en haşin bir küfür asabiyetiyle ayaklar altında çiğnemektir:
«Aksi takdirde........'i her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmi, cahil, hissiz, hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz.» 
Cilt 2, sahife 93, satır 32 ilâ 35.


 

Büyük Doğu Dergisi - 22 Aralık 1950 - Sayı 40 - Sayfa 3

Necip Fazıl Kısakürek

Eylem


11 Mart 2012 Pazar

İhtilal Örgüsü


* "İdeolocya Örgüsü" [Necip Fazıl Kısakürek] ve 
"İdeolocya ve İhtilâl" [Salih Mirzabeyoğlu] 
kitaplarından ilhamla hazırlanmıştır. 
Y • P

4 Mart 2012 Pazar

EY TÜRK !..

EY TÜRK!.. 
TAM 173 YILDIR, HERGÜN BİRAZ DAHA BÜYÜYE BÜYÜYE ÜZERİNE YUVARLANAN VE TAM  89 YILDIR SENİ EZEN BU TARİHÎ TAŞI [ TARİH KALPAZANLIĞI, MADDECİLİK, SAHTE İNKILAPÇILIK, BATI UŞAKLIĞI, ŞAHSİYETSİZLİK, KOZMOPOLİTLİK, KÜFÜR] GELDİĞİ YERE GÖNDERECEK VE GELDİĞİ YERİN KAFASINI PATLATACAK OLAN 
İDEALİN HİZMETİNE GİR!.. [BÜYÜK DOĞU]

NECİP FAZIL KISAKÜREK


                                        

2 Mart 2012 Cuma

Kalır Dudaklarda Şarkımız Bizim...


‎...
1923 Ali Şükrü Bey
1925 Şeyh Said
1926 İskilipli Âtıf Hoca
1931 Erbilli Esad Efendi
1931 Ömer Muhtar
1951 Osman Batur
1965 Malcolm X
1969 Mustafa Bilgi
1970 Ertuğrul Dursun Önkuzu
1979 Metin Yüksel
1980 Sedat Yenigün
1980 Mustafa Pehlivanoğlu
1996 Cevher Dudayev
1999 Sancar Kartal
1999 Hızır Ali Muratoğlu
2001 Mahmud Esad Coşan
2004 Şeyh Ahmet Yasin
2006 Bayram Ali Öztürk
2006 Şamil Basayev
2009 Muhsin Yazıcıoğlu
2011 Usame Bin Laden
...


27 Ocak 2012 Cuma

Ermeni Zulmü (Taşnaksiyon = İttihat Terakki)


ERMENİ ZULMÜ


Davranışın başı kendilerinde olduğu halde, Türklerden gördükleri zulme cevap vermek iddiasıyla, İttihatçılardan değil de, onların leşini çıkarttığı milletten intikam almaya kalkan Ermeni komitecileri, sözde Türk komitecilerine gerçek bir üstat ve talebe olduklarını ispat ettiler. Hem onlara öğrettiler, hem de onlardan öğrendiler ve tarihin en kanlı zulüm tablolarından birini çizmek sahtekârlığına (!) yükseldiler. Milletlerinin topyekûn bir kabahati yoktu; onların da başında (Taşnaksiyon) isimli bir «İttihatçı» zümresi vardı ve bütün kuvvetini Türkün zaafından alıyordu. Yoksa Türkün kuvvetli deminde Ermeni'den daha rahatı ve Türk'le kaynaşmış olanı mevcut değildi. Öyle ki:

Ak koyun meler gelir,
Dağları deler gelir,
Hakikâti yâr olsa,
Geceyi böler gelir.

Diye içlenen Erzurum dadaşı, güzel Ermeni kızı için;

Ya sen ol Müslüman âşık,
Ya ben olam Ermeni!


Sözünü ağzından kaçıracak ve böyle bir iman ve asriyet şaşkınlığına uğrayacak kadar kendisini kaybettirici bir yakınlık duygusuna düştüğüne göre, iki millet arasındaki his rabıtalarını tasarlayabiliriz. Dilber Ermeni kızını mutlaka Müslümanlığa davet etmesi gereken Müslüman delikanlı bilmiyor muydu ki, eski Ermeni Müslüman-Türk ile, kendisini yalnız kaynakta ayrı bilerek, ruhî renklerini paylaşmış vaziyetteydi. Türk, kendisinden daha asîl olduğu için, kuvvetli zamanında bu ahenk hiç bozulmamış, kuvvetini kaybedince de Ermeni, içindeki «İttihatçı» mizaçlar yüzünden arayı, en büyük düşmanlığa kadar açmıştı. İttihat ve Terakki'ye, Türkü içinden yemeyi öğreten dış tesir, Ermeniye de, başka ve zıt bir zaviyeden aynı şeyi belletmişti. Ve nihayet unutmayalım ki, birinin bu vatanı kurtarmak, öbürünün batırmak dâvasından oldukları ilk hengâmede, Ermeni komitecisiyle «İttihat ve Terakki» bağlıları el ele vermişti. Şimdi:

«—Zalime yardım edene Allah, aynı zalimi musallat eder.»

Hâdisindeki hikmete uygun olarak, ikisinin de birbirinden çekeceği vardı.

Böyle oldu ve onlar yüzünden her iki millet çekti. Ne olursa olsun, vesile ve sebep plânında İttihat ve Terakki'den başkası gösterilemez.

Şimdi Şark ve cenup şarkı Anadolusunu baştanbaşa kaplayan Ermeni zulmü sahasını, Erzurum ve civarı gibi en soylu Türk kanının pınarı başından seyredelim....

Aynı tarihçi Erzurum'da, 6 Mayıs 1918 tarihîyle not tutuyor:

«Yangın yerindeyim... Türklerin bu tarihî ve fedakâr beldesi, âdeta bir harabe halinde... Sokaklar ve binalar, camiler ve medreseler kamilen harap... Evler insan naaşlarıyla dolu... Yanmış ve yıkılmış evlerin enkazı ayakla dürtüldüğü zaman, simsiyah kesilmiş, dişleri sırıtmış insan kafalarına, çocuk başlarına, kol ve bacak, gövde ve ayak parçalarına tesadüf olunuyor.»

«Türk, bombayı bilmezdi. Türkiye'ye bombayı sokan, hattâ Padişahlarının vücudunu ve sarayını bombayla ortadan kaldırmaya çalışan Ermeni komiteleriydi.»

«Bir Rus zabiti âmirine yolladığı raporda tahliye hareketini haber verirken şu satırları yazıyordu:

—Katl-i âma mâni olmak için ne kadar uğraştımsa da muvaffak olamadım. Ermeniler 800 kişi telef etti. Şehir tahliye olundu.»

«Osmanlı ordusunun ilerlemesi, Ermenilerin ümitsizliklerini, zulümlerinin şiddetini bir kat daha arttırıyordu. Bu ümit büsbütün kırıldığı zaman, ermeni çeteleri okur (kuduz) birer canavar haline gelmişlerdi. Evleri yakıyorlar, binaları yıkıyorlar, türbeleri parçalıyorlar, Türkleri kurşunla süngüyle al kanlar içinde yere seriyorlardı. Erzurum bu kanlı vahşetin en feci sahnesiydi.»

«Ermenilerin Erzurum'u tahliyeleri o kadar feci olmuştu ki, yüzlerce erkeği evlere doldurmuşlar, üzerlerine benzin dökerek diri diri yakmışlardı.»

«Evlerin yanmış direklerinden el'an boğucu bir duman çıkıyor. Ellerimi sürdüğüm tuz çuvalları bile hâlâ sıcak..»

«Bir sabah, ufak, sarışın, elâ gözlü bir kız karşıma geldi. Ekmek istiyordu.»

«İleride, bîtap adımlarıyle yürüyen anasına, babasına, mekteplerden ve insanlardan mürekkep muhacirler kafilesine doğru koşuyor, kolunu uzatmış, ekmeğini gösteriyor, sevine sevine bağırıyordu:

—Ekmek, ekmek!»

«Yollarda Rusların bıraktıkları erzak depoları, peksimetler, sucuklar, balıklarla doluydu. Soğuk ovalarda açlıktan ölen bu halka bir lokma ekmek veren yoktu...»

«Etrafıma üşüştüler. Buruşmuş, katılaşmış, topraklaşmış eller, yamalarının iplikleri rüzgârla uçuşan paçavralar arasından uzanıyor, her ağızdan mahcup ve müteessir bir ses işitiliyordu:

—Oğul! Bir lokma ekmek! Ayağını öpem, kölen olam!

İçlerinden en yaşlısı, mavi gözlerini müstemdâne (İmdat istercesine) kaldırdı:

—Bir türlü ölmiriz, oğul! Allah bu canı almir...»

«Dar kuyularına bakıldığı zaman, kerih bir koku, baş döndürücü bir tesirle kalbe baygınlık veriyor, kuyunun taşlarına yapışmış bedbaht Türklerin saçları ve elbise parçaları görülüyordu.»

—Azizim, bu gördüğünüz şehrin en temiz halidir. Bu sokaklar hep kadın, çoluk çocuk ölüleriyle doluydu. Kadınların memeleri, hattâ en mahrem uzuvları duvarlara çakılmıştı.

Şu telgraf tellerine, hep çocuk ciğerleri asılmıştı. Karınları deşilmiş, çırçıplak kadın naaşları, geçeceğimiz yolun iki tarafına dizilmişti. Talihsiz milletimizin bu halini gördüğümüz zaman, âdeta tecennün edecek (çıldıracak) bir hale gelmiştik. Ermenileri tehcir edenleri (sürenleri) hiç şüphesiz biz yapmasak bile Avrupa tecziye edecektir. Fakat bakalım, medenî Avrupa, bu cinayetin de faillerini arayacak mı? Tarih böyle bir vahşet kaydetmemiştir. Hele bu felâketten kurtulan Erzurumlularla bir görüşünüz! İşiteceğiniz cinayetler tüylerinizi ürpertir.»

«Ermeni mezaliminden bahsettim ve sordum:

—Bu katilleri hep Rus zabitleri idare etmiş diyorlar!

Yüzbaşı kıpkırmızı kesildi. Ordusuna canilik lekesini sürdürmek istemeyen medenî bir insan tavrıyla elini salladı:

—Niyet (Hayır)! Biz hiç karışmadık. Hep Ermeniler yaptı. Hattâ mâni olmak istedik. Bizim kaymakam bunların hepsini yazdı. Onun hatıralarını okuyunuz!

—Peki ordunuz zabitleri gittiği halde siz niçin kaldınız?

—Emir almadan istihkâmları bırakamazdık.»

«Bir zamanlar bu geniş sahralar üç tuğlu paşaların çadırlarıyle, atlilarıyle dolar, iç kaledeki saraylarda tahıl ve kös âvazesi ufukları çınlatırdı. Şimdi ovalar boş, kaleler harap, ocaklar sönmüş, boyunlar bükülmüştü. Ermeni zulmü Erzurum'da feci ve kanlı bir yangın harabesi bırakmıştı. Rus istilâsı, Ermeni fecayii yanında hiçti. Yanıma doğru bir zabit ilerledi. Müteessir bir seda ile anlattı:

«Lala Mustafa Paşa Camii'ne gittim. Şadırvandan tatlı zemzemelerle sular akıyordu. Şevket, azamet devrimizin bu nefis âbidesi, uğradığı tecavüzlerle mecruh, delik deşik duvarları, çinileri sökülmüş sütunlarıyla kalbe hüzün veriyordu. Etraf kamilen haraptı. Yangın yerlerinde siyah duvarlar, kararmış pencere boşlukları görülüyordu. Bir zamanlar bu tarihî beldede Osmanlılığın satvetiyle iftihar eden yiğitlerin son nesilleri, şimdi Moskofun çizmesi, Ermeni'nin baltasıyla telef edilmişler, kimi hendeklerde, kimi enkaz altında yatıyorlardı.»

Tarihçinin müşahedelerini rastgele fotoğraflar halinde yukarıya koyduk. Bu fotoğraflarda sanatlı bir göz bile yoktur. Fakat manzara o kadar çarpıcı ki, ondan bir çizgi zaptedebilen, herşeyi göstermiş denecek kadar usta sanılabilir. Şimdi bu fotoğrafları, Erzurum, Van, Maraş, Sivas dört köşesi içinde, her noktayı gösterici milyonlarca çerçeveye çıkaracak ve hepsini tek resimde toplayacak olursak, göreceğimiz şudur: Birbirinde örnek ve destek bulup da milleti İttihat ve Terakki'ye zaptettirdikten sonra , birbirini yemek bahanesiyle yine bu milleti yiyen iki cellâtlar komitesi.... Biri sadece canavarlığının ve kuyruğuna basılışının; öbürüyse ebediyen Türkün ve Türke ait hakların mahkûmu.. Onun içindir ki, Ermeni'nin de vebalini İttihat ve Terakki'ye yüklemek lâzım...

TARİH BOYUNCA BÜYÜK MAZLUMLAR

ERMENİ'YE ZULÜMLER


Ermeni'nin ettiği, ona edilenden sonra... İlk, ilkin ilki, hazırlık, pusuda bekleyiş, fırsat kollayış Ermeni'den gelmiş olsa da, zulüm sahnesini evvelâ açan ve onu Türk milleti açıyor hissini veren İttihat ve Terakki ... Halbuki, nice Ermeni'yi evinde ve yorganının altında saklayıp «İttihatçı» satırından korumuş olandır ki, Türk... Ve eğer ben, Ermeni'nin ettiğini, Ermeni'ye edilenden evvel tablolaştırdımsa, tek sebep ona edileni mazur göstermek değil, belki ucuz bir istismara getirilmekten uzak tutmak, yani Ermeniye:

—Bana ettiğini ben de ona ettim! Gibilerden bir kuvvet kaptırmamak... Zahir plânının açık şahitliği, Ermeni lehinde görünür ama, o da Türk milleti gibi bir cinayet komitesinin tasallutu altındaki Ermeni, en mesut ve rahat deminde, âdil Türk Padişahını bombalamaya ve Türk hükümetini basmaya kalktığına göre, sonunda ettiği zulmü, başında kendisine edilen bir zulümle takas edebilmek iktidarında mıdır?

O, kendisine bir şey yapılmış olmasa da, yaptığını yapacaktı. Gidişi, tutumu, edası ve üslûbu buydu. Ermeni Babıâli'deki nazırları, sarrafları, tüccarları ve türlü iş ve teşebbüs adamlarıyle nüfuz ve refahının en tatlı demlerini yaşarken bile, başına veya kıçına kancayı geçirmiş olan öz komitesi yüzünden kendisini Firavun'un ehramlara taş taşıyıcı esirleri tarzında, ırzı, malı , canı ve her şeyi yönünden Türkün zulüm pençesinde kıvranıyor sanmaktaydı. Bu bakımdan, büyük niyeti ve onu iyice belirten bazı teşebbüsleriyle evvelden mahkûmdu; fakat bu mânevi bir mahkûmiyet olmalı ve tedbir plânında ona göre bir tecelliye çatmalıydı. Ne çare ki, en büyük zulüm teşebbüsü, kendisinkinden evvel, Türke musallat komiteden geldi ve Ermeninin esasen hazır ve saklı iş plânı, «Kısasa kısas» şeklinde, zahirde doğru, bâtında yalan bir istismarcılıkla, kendisine sahte bir özür bulmanın kolaylığına erdi.

—Bana ettiğini ben de ona ettim!

Sözünü nasıl söyleyebilir ki, Ermeni; ona edileni Türk milleti yapmadı, «İttihat ve Terakki» yaptı; oysa ettiğini Türk milletine etti.

Evvelce de belirttiğimiz gibi, (Taşnaksiyon)la kan kardeşi olan «İttihat ve Terakki»yi bir tarafa ayıracak olursak, her iki millet de mazlumdur; fakat zalimlik sırasında nasıl birinci «İttihat ve Terakki» ise, mazlumlukta da aynı sıfat Türk milletine aittir. Ermeni yalnız «İttihat ve Terakki»nin, biraz da kendi komitesinin mazlumuyken, Türk, üçünün birden mazlumu...

Yani:

Ermeniye edileni, Türk milleti yapmıyor, kendi İUSUSÎ kadrosuyla İttihat ve Terakki yapıyor.

Karşılığını, «İttihat ve Terakki» değil, Türk milleti Çekiyor.

Bunu da sadece (Taşnaksiyon) değil, ona uyan Ermeni milleti yapıyor.

Gerçek mâna bilançosu bundan ibarettir; ve bu variyetten Ermeniye zulüm bahsinde «İttihat ve Terakki» hesabına küçük bir özür payı bulunmak şöyle dursun, (Taşnaksiyon)a kadar olanca sorumluluk ve biricik suç (İttihat ve Terakki) üzerindedir.

İş yine durup dururken değil, Ermenilerin Van'da giriştikleri kıtal üzerine başlıyor. Öncülük yine Ermenide.

Fakat biz nasıl «İttihat ve Terakki Komitesi»nce açılan büyük zulüm sahnesini Ermeninin istismarına kapamak istiyorsak, bundan da Ermeniye edileni hafifletmek mânâsına bir fayda devşirmeye tenezzül etmiyoruz. Ölçülerimizi koyduk. Her iki taraf için de, birinin başında «İttihat ve Terakki» öbürünün de «Taşnaksiyon» bulundukça netice belliydi; hem Türk ve hem Ermeni, zulüm silindiri altında ezilecekti. Facianın büyüğü de milletin büyüğüne düşecek.

Hüküm şu:

Hepsinin, her şeyin, her cepheden hep birden suçunu «İttihat ve Terakki»ye bağlamadan; ve Ermeniye edilen zulmü, ona bir hak ve itibar değil, «İttihat ve Terakki» adına zulüm ve zimmet kaydıyla ele almadan gerçeğe ulaşılamaz. Onun içindir ki «yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?» tarzında bir hesap fuhşuna düşmeksizin - çünkü her şey «İttihat ve Terakki»den - doğrudan doğruya Ermeniye edilen zulüm diye işe girişelim ve onların Şark sınırımızdaki şenaatlerine göz bile atmayalım ki, hakikat karşısında tavrımız soylu olsun.. Zira ne Ermeninin en sonra Türke yaptığı, daha evvel kendisine yapılmış şu veya bu hareketle; ne de İttihat ve Terakki'nin Ermeniye başta yaptığı, önceki herhangi bir faciaya özür kazanabilir.

Evet; daima (Taşnaksiyon)un değneği ve Moskof kamçısı altında Van'a saldıran Ermenilerin zulmünü, birden bire; İstanbul, Bursa, Eskişehir, Afyon, Ankara, Konya'dan başlayarak şarka doğru, bütün Anadolu Ermenileri ödemek mevkiinde kaldı. Bunların hepsi de, belki niyette ve bâtında, zalim kardeşlerinden farksızdı; fakat insanoğlunun ömrü boyunca şahit olduğu hiçbir mezhep, kanun ve ölçü gösterilemezdi ki, herhangi bir husus, kadroya ait cinayeti, o kadro insanlarının topyekûn umumî cins kadrosuna kadar şümullendirebilsin...

İsmine «Tehcir ve taktil — Sürme ve öldürme» denilen öyle bir çığır açıldı ki, Ermeniye Türk, Türke Ermeni karşılıklı ağlamaya başladı.

Eskişehir'de not tutan tarihçinin satırlarına eğilelim:

«Fener yok, ziya yok, rehber yok, hiçbir şey yoktu. Kucağında çocukları, ağlayan kadınlar, perişan sakallarıyla cübbelerini toplayan, yükünü sırtlarına vuran papazlar, kan ter içinde eşyasını çıkarmaya uğraşan, hastalarını, kızlarını, çocuklarını taşıyan analar, fakir, zengin, aç, sefil binlerce aile, yük vagonlarından çıkmaya uğraşıyorlar; çocuklarını, analarını, eşyalarını kaybetmemek için gecenin karanlıkları içinde çırpınıyorlardı.»

«Zulüm kalplerinde o kadar derin meyusiyet, o derece sarsılmaz bir adavet hasıl etmişti ki, en âciz, en biçare, en kimsesiz bir kadına bile yardım etmek istenilse, kaşlarını çatıyor, kindar nazarlarla yüzünüze bakıyor; metin kalbi, müteessir ruhuyla felâkete, açlığa, ölüme doğru bîperva gidiyordu.»

«Birkaç gün içinde Eskişehir istasyonunun civarı on-binden, yirmibinden ziyade aile ile dolmuştu. Trenle sevkedilemeyen çoluk çocuk, kadın erkek, ayakları kanlar içinde, etraflarında birkaç fakir jandarma, karadan gelmişlerdi.»

«Eskişehir sokaklarında, istasyon meydanlarında gelinlik genç kızların, göz nuru dökerek masum kalplerinde tatlı emeller besleyerek ördükleri dantelâlarını, ipekli yatak çarşaflarını, özene bezene yaptıkları gelinlik esvaplarını kollarına almışlar, kırmızı çarşaflı kadınlara yok pahasına sattıkları, sokak sokak dolaştırdıkları görülüyordu.»

«Köylerinden verem döşeğinde yatan, ihtizar halinde bulunan hastalar, alil ve mecnun, yarı belinden aşağı tutmayan dilenciler bile çıkarılmıştı.»

« O sırada İstanbul mebusu Zehrap, Varteks ve diğer refikleri de İstanbul'dan sürülmüşler, Halebe gelmiş-ler... Zehrap, Cemal Paşanın huzuruna çıkmış, kendilerinin Diyarbekir divan-ı harbine gönderileceklerini, yana yakıla ağlaya sızlaya anlatmış... O kadar acı göz yaşları dökmüş ki, Cemal Paşa rikkate gelmiş... Kendilerini muhafaza edeceğini vâdetmiş.. İstanbul'a Dahiliye Nâzırı Talât'a bir telgraf çekmiş, bu mesele kapanıncaya kadar Zehrap ve arkadaşlarını ortadan kaybedeceğini, mesele yatışınca meydana çıkacağını söylemiş.. Talât razı olmamış..

Zehrap ve refikleri, müteessir ve dahun, bir arabayla Diyarbekir'e doğru yola çıkmışlar... Nihayet yolda Çerkes Ahmed'in çetesine rast gelmişler. Çerkeş Ahmet bu zavallı mütefekkirleri birer hamlede perişan etmiş.»

«Hallaçyan Efendi yine Adada, müzeyyen köşkünde İttihatçılara ziyafet keşide ediyor. Ermeni mebusları yine Meclis-i Mebusan'da Talâtlara ve avanesine dalkavukluk etmekte devam ediyorlar."

«En elim faciaların Bursa'da ve bilhassa Ankara'da ika edildiği söyleniyordu. Ankara'dan gelenler müteessirrane bir lisanla anlatıyorlardı. Evler abluka edilmiş, yüzlerce Ermeni aile arabalara doldurularak derelere dökülmüştü. Birçok kadınlar bu feci cinayetler karşısında tecennün etmişlerdi. Ermeni zenginlerinin evleri satın alınmış, takrir verilir verilmez paralar zorla, zulümle istirdat olunmuştu.»

«Çerkeş Ahmet'ten daha fazla malûmat almak istiyordum:

—Peki bu Zehrap,'filân ne oldular?

—A, duymadınız mı? Hepsini geberttim!

Sigarasının dumanlarını havaya doğru savurdu, sol eliyle bıyıklarını düzelterek sözüne devam etti:

-Halep'ten çıkmışlardı.. Yolda rast geldik. Derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks dedi ki: Peki, Ahmed Bey, bize bunu yapıyorsunuz; fakat Araplara ne yapacaksınız? Sizden onlar da memnun değiller!.. O senin bileceğin iş değil, kerata dedim; ve bir mavzer kurşunuyla beynini patlattım. Sonra Zehrab'ı yakaladım, ayağımın altına aldım, koca bir taşla kafasını ezdim, geberinceye kadar ezdim.

«İstasyon civarına, Porsuk sahillerine gittim. Hazin bir sonbahar, yaprakları döküyor, çiçekleri solduruyordu. Çarşı boyunda kaplıcaların taş binaları, kahraman Osman'ı, genç Orhan'ın adalet ve şefkatine şahit, iki tarihi âbide gibi yükseliyordu. Ne feci bir tezaddı! Bir zamanlar Osman Gazi, burada yine bu Pazar yerinde, Bilecikli bir hristiyanın hakkını gasba çalışan Kermenyanlı bir Türk'ü tedip etmiş, hak ve adalete karşı muhabbetini ispat eylemiştir.»

Zavallı Türk! «İttihat ve Terakki»den, (Taşnaksiyon»dan ve bizzat Ermeni'den çektiklerinden sonra, Ermeniye çektirilenden acı duymak ve haline bakıp ağlamak ehliyet ve haysiyeti yine sana düşüyor! Düşmanlarının sana çektirdiklerinden başka, onlara çektirilenlerden de çeken sensin! O kadar asilsin! 

Necip Fazıl Kısakürek / 
Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar