3 Ocak 2012 Salı

İdeolojik Eğitimden Geçme Şartı


İDEOLOJİK EĞİTİMDEN GEÇME ŞARTI
· Bir mutlak Fikir bağlısının "öncü kadro" niteliğini kazanması için şahsında gerçekleşmesi gereken "idrak" ve "irâde"nin ne olması gerektiği meselesi, onun, hem "insan olma memuriyetinin"mahiyetini, hem de bu memuriyetin ayrılmaz sonucu olarak gerçekleştirmekle yükümlü olduğu "yeni nizam-yeni insan" dâvasının nahiyetini kuşatır.
· Ne olmak ve neyi gerçekleştirmekle yükümlü olduğumuzu, içiçe bir bütün olarak açıkladığımız zaman, "Mutlak Fikir ihtilâl-inkılâbını" gerçekleştirecek tipi çizmiş oluruz ki şu; "Gerçek ve derin Müslüman, dünya ve insan kadrosunun bütün iş ve fikir muhasebesini muvazeneleştirmiş, zimmet (sahip çıkacağı, koruyacağı) ve matlup (istenileni gerçekleştirici) sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla (uygunlukla) karşılıklı mizana (ölçüye) sokmuş, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tespit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve işaretlenmiş, buhayatın yaşanmak zahmetine değer bütün kıymetlerini tablolaştırmış, en uzak buğday başağınınucundaki taneden, güneşin kalbine kadar nabız dinleme aletlerini her noktaya dikmiş ve her unsurun gaye ve memuriyet sırrına ermiş, yeryüzüne ve madde alemine insan tahakkümünü ve bunun muazzam cihazını azami istismar haddine yükseltmiş, idrak ve tekevvün (oluş) çilesini nihaî hassasiyetle doldurmu, frenklerin (sajes) dediği nihaî vecd, zerafet, huzur ve kükûna varmış; kısaca, insan başını sümüklü böcek kafasından ayıran tek haysiyetle, varlık sırrının bütünşubelerini kahramanca kucaklamış, plânlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilatlandırmış,kâmil insan örneğidir." (2)
· Buraya kadarı "Mutlak Fikir" ihtilâl-inkılâbını kimin temsil edebileceği davası... Bu yeteneğe eriş sözkonusu olduğunda ise, insan ve toplum meselelerini "Mutlak Fikir"den hareketle ortaya koymuş sistem - ideolocyanın kavranması, yani ideolojik eğitim konusu ortaya gelir. Anlaşılıyor ki, ortaya konmamış olsa idi bütün "Mutlak Fikir" bağlılarına düşen görev, inkılâbın fikir plânındaifadesi olan ideolocya-sistemin ortaya konulması idi.
· Eğitime gelince... Kastımızı kültür (irfan) kavramına açıklık getirerek anlayabiliriz: "İrfan arşın veya okka hesabıyla, bir şahsın yüklendiği kuru malûmat değil; sahibinde Fikir ve ruh bünyesi haline gelmiş bilgidir. Gıdanın, döne dolaşa damarlarımızda kan haline gelişi gibi... Kimse bize kilerdeki erzakı gösterip o mikyasta kan sahibi olduğunu iddia edemez. Kimse de kamus ezberlemekle irfan sahibi olamaz. 
Evet, evet; irfan, bilgi sahibi olmaktan ziyade, BİLİNEN ŞEYLER VASITASIYLA BİLME,HASSASINA ERMEKTİR. Bilme hassasına eren, bilmediği şeyleri nde bir nevi alimi olur. Nasılki, parası olan, satın almadığı şeylerin de bir nevi maliki sayılır. Demek ki, şu veya bu bilgimalından ziyade, mallar arasında müşterek kıymet vahidi olan manevi paraya, yani ruh ve akılkıvamına irfan demek lâzım."(3)
 · Görüldüğü gibi ideolojik eğitim; öğrenmek ve nasıl öğrenileceğini öğrenmekle; nasıl öğrenileceğini öğrenerek öğrenmek gibi içiçe bir iş... Aksiyon ve Görev konusunda edğindiğimizgibi teori ve pratiğin verilerinin içiçeliği... (İdeolojik eğitimin rolünü "İhtilâl ve oluş tekniği"konusunu incelerken daha net göreceğiz.) 
İrfan kavramının açıklığa kavuşturulması ayrıca, "yetişmemiz gerek, öğrenmemiş gerek" gibi tekerlemelerle, öğrenme ve yetişmenin mahiyetini belirtmeyen; böylece de insanımızı muâllakta bırakan, öğrenmenin sınırsızlığı karşısında hiçbir zaman harekete geçemeyeceğini onun şuuraltına empoze eden, söylediğinin gafili ya da hainlerini de suçüstü yakalıyor.
· Yazılarımızın bütününden tütecek olan ideolojik eğitim konusunu, "Mutlak Fikir Sistemi" ve"vasıta sistem"den geçerek ideolocyanın ne anlama geldiğini; "İdeolocya ve İhtilâl I." konusuna bağlarken, bizzat ideolojik eğitimin içine giriyoruz. Muhataplarımız, anlamadığından (Büyük Doğu İdeolocyasından) hoşlanmayanlar değil, anlamadan bu işin olmayacağını anlayanlardır. 
Salih Mirzabeyoğlu / İdeolocya ve İhtilâl 

Teşkilât ve İdare



TEŞKİLÂT VE İDARE


· Fikir temellerini kurduğumuz ve oluş hedeflerini plânlaştırdığımız İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstâkil (ideal) kıymetinde, bütün bir teşkilât ve devlet şekli gayesine sahiptir. Bu gayenin ismi, «Başyücelik devleti» ve teşkilâtıdır. Tafsilâtı ileride...

· Büyük Doğu'nun ilk devresinde tafsilâtlı bir seriyle inceden inceye çerçevelediğimiz bu devlet şekli Yunandan bugüne kadar gelen örnekler arasında misilsiz bir ilerilik ve yenilik temsil ettiği gibi, tarih boyunca gelmiş, ya ferdî, ya içtimaî, yahut da zümrevî irade hakimiyetine bağlı şekillerden teker teker herbirinin mahzurlarını bertaraf ettiği kadar, teker teker herbirinin faziletlerini toplayıcı son ve üstün buluştur. Öyle bir buluş ki, İslâmın «Şûra» ölçüsüne de sımsıkı bağlı...

· Tarih boyunca gelmiş devlet şekillerini ferdî, içtimaî veya zümrevî irade hâkimiyeti diye ifadelendiğimiz, mutlâkiyet, cumhuriyet veya tek parti diktatoryası olarak üç ana grupta toplayabiliriz, işte bizim Başyücelik mefkûremiz, bu şekillerin birbirine nisbetle fayda ve mahzurlarına karşı, faydaların herbirinden süzülüp, mahzurların herbirinde bırakıldığı, bir tamamlık ifadesidir.

· Yirminci Asrın ikinci yansından sonraki devlet teşkilât (ideal)i, belki bütün insanlık kadrosunda, bizim Başyücelik mefkûremizden ders ve gıda almaya mahkûmdur. Hasta liberalizma, bâtıl komünizma ve sakat faşizma tecrübelerinden sonra istikbâlin gayesi, belki bütün yer yüzünde, İslâm İnkılâbının bu şubesini benimsemek zorundadır.

· Teşkilât cephesi, (Büyük Doğu)nun ilk devresinde gergef gibi nakışlandırılmış olan bu dâvanın fikir özü, bir topluluğu, o topluluk içindeki en üstün ruh ve idrak kahramanlarının emir ve iradesine teslim etmekten ibarettir. Açıkçası, her sahadaki idrak soylularının, bir hastahanede ilmî doktorluk hâkimiyeti gibi mutlak hegemonyasını kurmak...

· Bu muazzam dâva yolunda en kısa ölçü şudur ki, halkı, kendi nefsini aşan hakikî hâkimiyet plânına çıkarmak için onu hakka esir etmekten ve başıboş kalabalıkları başı bağlı münevverler iradesine tâbi ve mahkûm kılmaktan başka yol yoktur. Hakikatte tam ve mefkûrevi hürriyet ve hâkimiyet demek olan bu zâhiri esaret ve mahkumiyetten gayrı her şekil, halkın maddesine ve kemmiyetine hürriyet verip, onun mânasını ve keyfiyetini mahrum bırakıcı günübirlik teselli dolaplarından başka bir şey değildir. Ve artık Yirminci Asır, bütün bu dolapların hazin tecrübesini yaşamış, herbirinin buhranı içinde yanıp yakılmış ve hiçbirinde muradına erememiş olmak vaziyetindedir.

· (İdeal) sizlikten parça parça kopmaya ve yarılmaya başlayan dünya cemiyetlerine, (ideal üstü mutlak ideal) ile beraber, bağlı olacağı içtimaî nizam (ideal) ini de bizzat bu davanın vâdettiğine inanıyoruz.


· Doktorların ilme esir oluşu ve keyfî hiçbir temayül sahibi olmayışı gibi, bütün fazilet ve hâysiyeti sadece hak ve hakikat bağlılığından ibaret olacak olan gerçek münevverler hegemonyasının müessise ismi, bizde «Yüceler Kurultayı»dır. Bu kurultayın reis kürsüsünün arkasında «Hâkimiyet Hakkındır!» cümlesi, yazılıdır; ve kanun onun kanunu, devlet onun devletidir. Devletin de, her bakımdan başı bağlı tek fert ve şahsiyet nezdinde mihraklaşmış remzleşmiş nihaî ve merkezî makam ifadesi, Başyüceliktir.


Necip Fazıl Kısakürek / İdeolocya Örgüsü


 

"b.d." bayrağı


Uyanış


I. Dünya Savaşı'nda Almanların hazırladığı afiş. 
"Orient's Erwachen - Doğu'nun Uyanışı"

2 Ocak 2012 Pazartesi

Vurgu


Tarih, Ahlâk ve Milliyetçilik



TARİH, AHLÂK ve MİLLİYETÇİLİK


"Cemiyette, umumi ve ameli bir iman ve amel mevzuu olmak bakımından kendilerini din yerinde gören felsefî mezhepleri, sadece davaları yüzünden ve batıl tarafından mücerret din kadrosuna alacak olursak, ahlakın kaynağını esasta bire irca edebiliriz: Din...”

İdeolocya Örgüsü

· Tarih

Tarih ilmi de diğer ilimler gibi eşya ve hadiselere yanaşan insan şuurunun tecelli zeminidir. Şuur dendiği zaman, bu şuurun insan hakikatinde “ahlak” davasına çıktığı bir bedehat. Tarihî hadiselerin şöyle değilde böyle değerlendirilişinde hep “ahlak” meselesi üzerindeyiz. Tarihî bir kütle gibi kabul ederseniz, ondan çıkarılabilecek heykellerin nihayeti yoktur. Tarihî yorumlama işi bu noktada enfusî-subjektif bir mahiyet kazanır ve bilinen anlamıyla (pozitifist-objektif!) tarih bilimciliği sahasından taşarak, bakana göre mahiyet değiştirir. Artık bu aşamada tarih, kuru vakaların teşhisi zemininden (kütleden) hareketle, ahlakî bir davanın ispat sahasına dönüşür. Bu durum her türlü ahlakî telakkinin kendisine bağlı tarihî görünüşünü ve görüşünü temsil eder. Misal kuru maddeci materyalist bir ahlak anlayışının temsilcisine göre, Osmanlı toprak yönetimi pekala feodal toprak yönetiminin bir çeşididir. Bir kemaliste göre ise, Osmanlı devlet şekli batıdaki gibi bir monarşinin temsilcisidir. Tabiî bu tür misallerin birçoğunu siz de biliyorsunuz. Pekiyi verilen bu misallerde vakanın kendisi mi değiştirliyor, yoksa vakalar aynen tespit edilmesine rağmen vakaya yanaşan insan şuurunun yönlendiricisi, biçimlendiricisi kısaca işleticisi “ahlak-peşin fikir” mi farklılaşıyor? Tarihe ait vakaların tespitinde yanlışlıkların olabilmesi veya kastî olarak çarpıtmaların yapılabilmesi pekala mümkün. Fakat biz işin bu yönünü değil de, velev ki vakaların tesbitinde bir anlaşma olmasa bile temel farklılığın insan hakikatine bağlı bir keyfiyet-hal oluşu üzerindeyiz. Öyle ise tarihçilik meselesi iki unsura bölünüyor diyelim. Birincisi, vakaları tespit unsuru. Bu unsur varlığın mekanî-surete ait yönünü gösterir. İkincisi ise birinci unsurun açıklayıcısı bir unsurdur ki, bu da varlığın zamanî-manaya ait oluşuna ait bir husustur. Bu tasnife göre kendini vakaları tespitle kayıtlama durumunda olan bir tarih anlayışı ki pratikte mümkün değildir, tam bir tarihçilik değildir. Bu tür tarihçilik sessiz ve suskundur, insanî, yani ahlakî değildir. Tarihî vakaların tespitini öne alıcı bir bakışla, “suretler olmadan manalar tecelli etmez” hikmetinden pay almış her tarihî görüş, doğru veya yanlış, hak veya batıl, ahlakîdir ve bu manada gerçek tarihçilik imtiyazına sahiptir. Onda bir eda, tavır ve uslup görürsünüz. Kütle, şekil kazanır ve insana bir şeyler söyler. Ya hiçliği veyahut hepliği!... Heykel bir tasavvur ise, kanatlı insanın bir zamanlar gerçekten var olduğu peşin fikrine dayalı bir tasavvur da heykeldir heykel olmasına da, hakikati temsil eder mi etmez mi sorusundan kurtulamaz. Öyle ise doğru tarih için bir Kefil lazım!... Her tarihçi, neye dayandığını söylemek zorunda!.. Kritik soru şu “ben senin tasavvurunu anlıyorum anlamasına da, bu tasavvurun dayandığı “Dur ve Geç”ler nerde?” “Dur ve Geç”in hadleri bilmek manasına ifade edildiğini, hadleri bilmenin de edep demek oluşunu ve bunun da ahlâkla ilgisini dikkatli nazarlara sunarız.


Mütefekkir Mirzabeyoğlu’nun Sefine adlı eserinde sıklıkla vurgu yaptığı “bakılanın bakana göre oluşu” meselesinin tarihçiliğin de esaslı bir meselesi olduğu bir bedahat. Tarihe ait mekanî tespitlerin talî oluşu şundan bellidir ki, bu tespitlere muhatap olan kişi, şuuruna akıtılanın kuru malzeme yığını oluşundan bir ağırlık his eder!.. Bir misal; a-b-c diye sıralanan harflerin sürekli bir devr-i daim halinde tekrarı karşısında bunalan şuurun hali!.. a-b-c diye sıraladığımız harfleri sesin temsilcisi olarak değil de, herhangi bir işaretler dizisi olarak ele alırsanız, bu işaretlerin nihayetsiz olabileceğini kavrayabilirsiniz. Bunu kavradığınız anda tarihî bir bakışla “kader-malum”un gerekliliğini de zevken idrak ederiz!.. Şüphesiz nihayetsiz işaretlerin dizilişinde misal olarak “B-İ-R” dizilişinin de yeri vardır. Fakat biz yine biliriz ki bu “B-İ-R”in bizim bildiğimiz BİR’le bir benzerliği yoktur!.. Bu bir bedahat. A-b-c dizilişine tekrar geri dönersek, açıkladığımız duruma nazaran, “şiir”in temsil ettiği sır nedir?!.. “Şiir” bizimle a-b-c müşterekliğini kullanarak temas eden unsurüstü bir keyfiyettir. Bu temas bizde bir hasse halinde “şiir idraki”nin de varlığını gösteriyor ki, teması mümkün kılanın asılında bizde saklı olan aynı “şiir” olduğunu anlıyoruz. Bu gözle bakıldığında tarih nefse aynadır!. “Bakılanın bakana göre oluşu” hikmeti!.. Tabiî olarak böyle bir anlayışın getirdiği diğer bir zorunluluğun “Mutlak Fikrin” gerekliliği davası olduğu yine bedahat!.. Kefalet Meselesi!.. Öyle ise tarih geçmişi, bir mimarî olarak kaydeder!..

Anlattıklarımızdan yola çıkarak güncel bir konuya da parmak basalım: Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in değerlendirilişi mevzuunda çeşitli tarihçilik (!) denemeleri yapanların ürünleri “mahiyeti hiçe çıkan varlık” nevinden olup, Kefalet Rejiminden yoksundur ve kendi mahiyetlerinin resmidir!.. Yani “hiç”in ve “şiir”cik bile değil!.. Kısaca en hafif tabiriyle “edepsizlik” ediyorlar. Bu işin Kefaleti “ varlık varlıkla” anlaşılır silsilesi içinde kendini ispat etmiş, bu ispatla EMİN OLMUŞ SALİH MİRZABEYOĞLU’NUN KÂRIDIR. 

İspat soranlara, “MUTLAK FİKRİ”İN KEFALETİ ALTINDAKİ İBDA KÜLLİYATI “ŞİİR”İ YETER !..

· Anlatılanların Işığında: Batıda Milliyetçiliğinin Tarihî Seyri; Neyin Mimarîsi?

Liberal-kapitalist anlayışın temellenmeye başladığı dönem aynı zamanda Batı da teknolojik imkanların ferdin servet edinme ve sermaye biriktirebilme imkanlarını hızla arttırdığı bir dönemdir. Fert bu dönemde ticarî birikimin gücünü artan üretim imkanlarının eşliğinde yeniden fark ettmiş, aynı dönemde bu duruma bir tepki olarak toplumcu birikim veya toplum için birikim savunucuları ortaya çıkmıştır. Dikkat edilirse bu iki tarafın temsil ettiği insan anlayışı “homo economicus” tabiri ile dillendirilen çıkarcı insan tipidir. Mücadele bir paylaşım mücadelesi şeklinde ceryan eder ve karakteri iç çatışma şeklindedir. Daha öz ifadesi ile anlayışta, zıtlığın aksine bir birlik, fakat tutulan taraflar açısından bir karşıtlık vardır. Buna göre marksistlerin iddia ettiği gibi temel çelişki asla sınıf temelli olamaz. Çünkü marksistlerin ve liberal kapitalistlerin içtimaî sınıf anlayışları, insanın varlık gayesini çıkarla açıklama ortak paydası altında şekillenir ve tek fark, karşıt tarafları tutmakla nihayetlenir. Bir benzetme ile açarsak; bir futbol müsabakasında iki takımın gayesi birdir, fakat birbirlerine karşıdırlar!.. Pekiyi bunun yanında liberal kapitalist anlayışın savunucuları içtimaî tarihi hangi temel üzerinden açıklarlar?.. Marksistler için bu temel, sınıfların mücadele tarihidir, bunu genelde hepimiz biliriz, fakat liberal kapitalistler için tarihî tez milletler arasındaki mücadeledir. Bu tez, özellikle merkantilist dönemde ticari sömürgeciliğin temel argümanı ve hukuku olmuştur. Yine bu yaklaşımda da temel çelişkiye ait bir iz bulamazsınız. Olan bir karşıtlığı işaretlemektir. Bu bilgilerin eşliğinde tarihe baktığımızda her iki karşıtlığında tarihe ait bir parça olduğunu fakat içtimaî zıtlığı işaretlemekten çok uzak oldukları görülecektir. İlk dönem liberal kapitalist anlayışın çatışmacı ve rakibini yok etme stratejisine bağlı olduğunu görüyoruz. Bu dönem oldukça uzun ve batı için sıkıntılı sonuçların gözlendiği bir dönem olmuştur. Malum olduğu üzere iki büyük Paylaşım Savaşı’nın ardından iktisadî açıdan büyük bir yıkıma uğrayan batı, milli iktisadî doktrin yerine milletler blokunu temsil eden bir iç yapılanma doktrinini benimsemiştir. Bunun müşahhas planda temsilcisi Avrupa Birliğidir. Bu yeni doktrine geçişte, üç önemli faktörü sıralayabiliriz. 



Birincisi sosyalizimin temsilcisi SSCB’nin tehdidi, ikincisi milli iktisadî doktrinin şart koştuğu korumacı pazar yapısının artan üretimin önünde bir engel oluşu, üçüncüsü ABD gibi çok güçlü bir rakibin işbirliğini zorlaması. Liberal kapitalist milletler mücadelesi tezi bu durumda hem siyasi hem de iktisadî tazyiklerle şekil değiştirmiş bulunuyor. İlk dönemde mikro düzeydeki bir birliğin sağlanması için soy birliğinin ideolojisi kuruldu ki bu dönem özellikle merkantilist dönemden 2.Paylaşım Savaşı yıllarına kadar devam etmiştir. Sonra bu ideoloji yerini bugün globalleşme, küreselleşme..vs adı altında daha büyük kitleleri ihtiva edecek şekilde üst kimliklerle ortaya koydu. Dikkat edilirse bu tarihî seyir iktisadî üretim ve tüketimin artan pazar ihtiyacını karşılayacak şekilde aşama aşama daha fazla nüfusu ihtiva edecek üst kimliklere geçişini gösteriyor. Bir dönemin üst kimlikleri bir zaman sonra alt kimliklere dönüşüyor. İktisadî ihtiyaçların doğurduğu üst kimlikler yine aynı ihtiyaçların zorlaması ile yeni üst kimliğe yerini bırakıyor. Her bir kimlik yenilemesi beraberinde kendi ideolojisini temsil eden yeni değerler doğuruyor ve bir öncekini iptale yöneliyor. Dikkat edilirse batının felsefe hayatı ile iktisadî, siyasî ve içtimaî hayatının aynı karakteri taşıdığı görülebilir. Öyle ise şöyle bir iddiayı ortaya atabiliriz; aslında liberal-kapitalist anlayışın tarih tezi fert çıkarını merkeze alan bir anlayışı perdeleyen kimliklerarası bir mücadele tezidir ve bu tez bizce batı için geçerli bir tezdir. Kimliklerarası mücadele derken bunun iki yönlü olduğunu belirtelim; birincisi eski üst kimliği temsil edenlerle, yeni üst kimliği temsil edenlerin mücadelesi, ikincisi paradigmayı temsil eden üst kimliklerin kendi arasındaki mücadelesi. Aslında doğrusu, paradigmanın değiştiği yok!..

Batı tarihî kütlesi bize iki tür ana milliyetçilik damarı sunar. Birincisi merkantilist dönem diye tarif edilen henüz sanayinin neşet etmediği bir vasatta, ticarî kapitalizim temeli üzerine kurulan, kendini hukukî ve harsî unsurlarla açıklayan ulus milliyetçiliği. İkincisi ise, sanayinin olgunlaştığı, sermaye birikiminin ulus sınırlarını zorladığı, iktisadî ortamın daha geniş kitleler üzerinde birlik arzuladığı, maddî zorunluluklara karşı oluşan faşist ırk milliyetçiliği. Buna göre ulus milliyetçiliği iktisadî akışı tamamlayıcı ve bütünleştirici bir araç rolünde iken, faşist ırk milliyetçiliği iktisadî akışa karşı bir tepki hareketi olarak, onu ırkının aracı haline sokar. Dikkat ederseniz her ikisi de iktisadî akıma karşı bir tavır sergiler. Bunu şöyle hayal edin; büyük bir baraj patlamış ve şehri azgın sular basmaktadır, kimileri boşuna enerjisini tüketmemek namına kurtluşunu suyun tabiî akışına teslim ederken, diğerleri bu tercihin aksine akıntıyı şehir namına kulanmanın peşindedir. Büyük fikrî, siyasî ve iktisadî akımlara karşı kendini koruma ve kollama hamlesi olarak bu iki tür milliyetçilik, mevzilenişleri itibari ile farklı konumlara sahip olsalar da esesta beynelminelciliğe karşı bir tepki müşterekliğinde birdirler. Misalimizde patlayan baraj, skoloastik ahlaka dayalı Hırıstiyanlık felsefesi iken, şehri basan su hakkını arayan akıldır. Ulus milliyetçiliği fikri bu suya tamamen teslimdir. Faşist ırk milliyetçiliği ise tekrar bir baraj inşa etmenin derdindedir. Ulus milliyetçliği saf akılcılığın versiyonlarına gebe haliyle aklî sonuçların karakterini yansıtıcı iki temel direk üzerine dikilir, liberal metaryalizim ve marksist metaryalizim. Bu iki görüş de anasının zıddına beynelminelcidir. Faşist ırk milliyetçiliği ise üstün ırk anlayışına bağlı bir totem inancına dayalı olarak aklın verimlerini bu toteme sunmanın telaşını sergiler. Bir nevî skolastik ahlak alternatifi. O aslında batının kendi eliyle patlattığı barajın altında çırpınan ve direnen ve kendisine tutunacak bir dal arayan batılının idealizim ihtiyacının keskin bir çığlığdır ve boğulup gitmiştir. Geriye ulus milliyetçiliğinin içinden doğup gelişen ve ulus milliyetçiliğini de parçalayan liberal beynelminelcilik ile marksist beynelminelcilik kalmıştır. İkincisinin akıbeti ortada olduğuna göre, liberal beynelminelciliği tek kabul edebilirz. Mitolojiler ahlakı üzerine kurulu (herkesin hakikati kendine hesabı bilinemezcilik dinine dayalı) tam bir ahlaksızlık panayırı!.. Siyonistler elinde çürümüş ve tükenmiş bir Hiristiyanlık!.. Geçen yazımızda “batı töresi” olarak vasıflandırdığımız batı fikrî, siyasî ve iktisadî tekliflerinin toplu dayanağını da böylece işaretlemiş oluyoruz; Siyonizim elinde çürümüş Hiristiyanlık Ahlakı!... İster faşist ırk milliyetçiliği, isterse ulus milliyetçiliği olarak ele alınsın, son tahlilde her ikisinin de dayanağı Siyonist-hiristiyanlık ahlakıdır. Törenin yerine göre hukuk anlamına sahip olduğunu, hukukun da ahlakın pıhtılaşmış hali olduğunu bilenler için her iki milliyetçiliğin de ne anlama geldiğini tespit etmek zor olmasa gerek.

Sahi bizdeki hukuk nerden ithal edilmişti?!.. Cevabı belli bu sorudan sonra devamı aşağıda buyrun.

· Türk Milliyetçiliğinin Yol Ayrımı ;

Batı Metaryalizmi Gölgesi veya Büyük Doğu İdealizmi Gerçeği

Temel içtimaî zıtlığın hak-küfür şeklindeki görünüşünün, ferdî planda ruh-nefs zıtlığına dayandığını biliyoruz. Daha doğru ifadesi ile içtimaî bir bünyenin ferdin gölgesi olmasına nazaran “iman” davasının belirleyiciliğine inanıyoruz.

İster ulus milliyetçiliği isterse faşist ırk milliyetçiliği olsun, her ikisinin de “Batı Töre”sine bağlı şubeler olarak Siyonist-Hıristiyanlığın temsilcileri oldukları muhakkak. Buna göre “Batı Töresi”ni açıklamak üzere oluşturulmuş kavramlara dayalı olarak Fransız, Alman, İngiliz Milliyetçiliği ile Türk Milliyetçiliğini tarife kalkışmak, oryantalist bir bakış sunmaktır. Yani bu tür yaklaşımlar Türk’ün Türk’e bakışını değil, batılının-batıcının Türk’e bakışını sergiler.

Büyük Doğu tümüyle yerli-milli ve İslâm Ahlak’ına dayalı yapısı ile Türk’ün Türk’e bakışını temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda Türk’ün Batıya ve Batıcıya bakışını da temsil eder!.. Bu manada Büyük Doğu İdealizmi’ne bağlı Türk Milliyetçiliği, gerçek Türk Milliyetçiliğidir!..

Emile Durkheim’in bakışı Batının-Batıcının Türk’e bakışı olması hasebiyle “Batı Töresi”nin devamı halindedir. Temsilcisi Ziya Gökalp!..

Faşist ırkçılığın bakışı Batının-Batıcının Türk’e bakışı olması hasebiyle “Batı Töresi”nin devamı halindedir. Temsilcisi Nihal Atsız !..

Kuru Pragmatizm’in bakışı Batının-Batıcının Türk’e bakışı olması hasebiyle “Batı Töresi”nin devamı halindedir. Temsilcisi Yusuf Akçura !..

Kemalizim ise tüm sayılanlar ve sayılmayan daha niceleri ile birlikte aynı mahkumiyeti sergileyen yapısı ile tam bir bulamaç!..

Bunlar batı metaryalizminin gölgesi olup, gayr-i milli unsurlardır!.. Asıl gölgeye kendinden daha yakındır, ya!.. İşte bunlar suret-i Türk’ten görünüp, varlığı Siyonist-Hıristiyanlığa dayalı olanlardır. Batı Devşirmeleri!..

Ahlakî zemini farklı “Batı Töresi” milliyetçiliğinin, içtimaî diktasının Türk’e ne derece zararlar verdiğinin resmi olmak üzere buyrun:

Üstadın kaleminden:

"Dalkavukluk... Bugün, fertlerin maddî ve manevî bütün iş ve menfaat sahalarında, büyükleriyle münasebetini düzenleyen ve neticeyi sağlayan biricik tılsım... Manzara şudur: Bütün cemiyet, bir mıknatıs kutbu üzerinde birbirinin eteğine yapışmış demir parçaları gibi, en küçüğünden en büyüğüne doğru birbirinin dalkavuğu vaziyetinde... Çünkü; ortada fani ve mahkum şahıslar kadrosunu aşan bir hüküm, bir iman ve mefkure ölçüsü kalmayınca, muvaffakiyetin tek sırrı, kuvvetlinin nefsaniyetini kabartmak san’atından ibaret kalır. İhlas yokluğu...

İltimas... Dalkavukluk, küçükten büyüğe doğru ferdin bütün kıymet ölçüsünü, hatır, gönül ve hoşa gitme değerine bağlayan bir korunma tedbiridir. Manzara; dişi ve başı ağrıyanlar için (Aspirin)den fazla el atılan ilaç... Çünkü: Birinci «çünkü»nün mukabil kutbu... Değer ve liyakat ölçüsünün iflası...

Hırsızlık... Hak ödemek ve hakkı ödenmek vaziyetinde herkesle herkes arasında; sırtında içtimaî bir emanet taşıyan herkesle emanette pay sahibi herkes arasında; evde babayla evlat, müessesede idareyle memur, dükkânda satıcı ile müşteri arasında...
.....

Rûşvet... Hırsızlığın en korkunç şubesi... Şahıslarda temerküz eden manevi haklandırma iktidarının hakka zıt olarak menfaat karşılığı satılması... Manzara: Rûşvet gişesi önünde, Eminönü meydanındaki otobüs bekleme mezbahasından fazla kalabalık... Çünkü: Haktan sıyrılan korku, insanlardan ve bütün insanî tertiplerden de sıyrılmış; ve menfi halisiyetini; su içmek ve ekmek yemek derecesindeki tabiîliğe dökmüştür...

Fuhuş... Bir kadın ve bir erkek arasında, Allah aşkı ve Allah bağıyla sımsıkı kementli olarak birbirini sevmek birbirinin olmak gibi en aziz, en kutsi ve en mahrem aidiyete vesile teşkil eden hadisenin, herkesle herkes arasında umumî ve hayvanî bir iştirak ifade etmesi... Manzara: Tek koğuş çerçevesinde, hem de elektrikle açık olarak bütün cemiyete şamil bir «mum söndü» alemi... Çünkü artık ruhlar hiçbir mukaddese yataklık edemiyecek kadar pörsümüştür.

İçki... Uyuşmak, kamaşmak, görmemek, duymamak, bilmemek, düşünmemek, kendi kendini kaybetmek, yok olmak ihtiyaciyle şuur ve muvazenenin zehir içmesi... Manzara: Gündelik su istihlakini aşan içki sarfiyatı... Çünkü: Vecd ve heyecanımızı zehirde arayacak nisbette ruhumuz boş bırakılmıştır."

Bizde şöyle devam edelim: Ey Mukaddesatçı Türk Gençliği!... Senin milletinin, Türk milletinin ahlakî vaziyeti bu mu değil mi? Bunlar yalan mı doğru mu?!.. Eğer diyorsanki bunlar Türk değil, o zaman bu yabancı millet nereden geldi?.. Yok eğer bunlar Türk ise, bu hayasızlık ve pervasızlık belasını kim bulaştırdı?.. Bu milleti Türk’ten ve Müslümanlıktan utanır hale getiren kim? Deden mi!.. Ninen mi!.. Yetim hakkını yemeyi öğreten kim?.. Haşa İslam mı öğretti ki, İslam’ın Şeriatından, töresinden uzaklaştık?!... Fuhuşu, faizciliği, içki müptelalığını sen mi öğrettin, ben mi?!.. Rüşveti, iltiması, yalanı, dolanı, sahil boyu yol boyu açılıp saçılmayı, fikir tembelliğini, komşuyu unutmayı, kardeşinin derdiyle dertlenmemeyi, idealsizliği, idealde hasisliği, bedavadan kardeşinin hakkına el atmayı, sokaklarda sürünen tinerci çocukları, ailelerin parçalanmışlığının ürünü sokak kadınlarını, sohbet yerine dedikoduyu, haşmet yerine kibri, 3000 yahudi dönmesinin sefasına karşılık 70 milyonun sefaletini ve daha nicesini sayabileceğim tüm bu ahlaksızlığı KİM AZİZ VATANIN EVLADINA BULAŞTIRDI?!.. İnsan olan bu sefalet manzarası karşısında çatlar, hayret eder, haya duyar, boyun büker, titreye titreye ağlar, içine kan oturur, saz olup ağıt yakar, taş olsa erir, gül olsa solar!... Yahu KİM BU ŞEREFSİZ VE ALÇAK DÜŞMAN?!... NERDESİN EY MUKADDESATÇI TÜRK GENÇLİĞİ, KİM BU ŞEREFSİZ VE ALÇAK DÜŞMAN!.. TÜRK MİLLETİNİN RUH VATANINA, AHLAKINA EL ATILIP İFSAT EDİLİYOR, İŞGAL EDİLİYOR. Bırakalım hikayeyi, manzara budur Beyler?.. Allah’a boyun bükmeyen, malını, evladı iyalini, ticaretini Allah uğruna cihad etmekten daha üstün görenin hali budur işte beyler!.. Dün komünistlerin Allah tanımaz oluşundan dem vuranların, bu manzara karşısında söyleyecek hiçbir şeyi yok mu?!.. Ahlaken ifsat edilişimizi de mi komüniste mal edeceğiz?!.. Komünizim öleli çok oldu Beyler!.. Öyle ise KİM BU ŞEREFSİZ VE ALÇAK DÜŞMAN!?..

Üstadın Kaleminden devam:


"Mefkureci ahlâkında, hiçbir hasis nefs kaygısına yer yoktur.

Mefkure ahlâkında, ya cemiyetle beraber ferdî hanenin de kurtulması, yahut içindeki evlat ve iyalle beraber viran olması vardır.

Milli ahlâk mefhumunu, başta din olmak üzere, o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp gelen bir vakıa telakki etmenin ahlâkı... Buna muhtacız.”

Merhum Mütefekkir Necip Fazıl Kısakürek mefkureci ahlâk ve milli ahlâk hususunda bunları bildirmiş bize. Yani ben var olacaksam, milletimle var olacağım. Kurtulacaksam, milletimle birlikte kurtulacağım. 

Birbirinden mesul oluş ahlâkı!.. Buna mefkurecilik diyoruz. Yani seveceksin milletini, kardeşini, vatanını!.. Mesuliyetinin ruhî temeli bu sevgi olacak. İşte bu sevgiden dolayı Milli Ahlâk davasına sahip çıkacaksın!.. 
Türk’ün Milli Ahlâkının İslam Ahlâkı olduğunu bileceksin, bunun iddiacısı ve ispatçısı olacaksın.

Buna göre Büyük Doğu İdealizmine bağlı Türk Milliyetçiliği;

· İslam Ahlâkına ve Şeriatına bağlılıktır
· Milletini sevmek ve ondan mesul olmaktır
· Bu mesuliyetin gereği olarak, milletinin dünya ahiret saadeti için İslam Ahlâkını YEGANE MİLLİ AHLÂK OLARAK KABUL ETMEKTİR.
· Bu MERKURECİ MİLLİ AHLÂKIN tesisi ve ikmali için tek millî devlet modeli olan ve İslam’a tesatsız bir oluşla bağlı olan “Başyücelik Devleti” idealini yaşatmak ve hayata hakim kılmaktır.
· Milletinin ırkî, harsî, askerî, bedihî ve siyasî yeteneklerini İslam’ın hizmetine sunmaktır.
· Diğer müslüman milletleri öz kardeşi derecesinde sevmek, onların hakkını korumaktır, yanlışlarını düzeltmektir.
· Kendisi için olmadan başkaları için olmanın mümkün olmadığının şuuruyla, mekânda Anadolucu vatan anlayışını benimsemektir. Anadolucu vatan anlayşı cihan hakimiyeti mefkuresine çekirdektir.
· İslamı yaşama ve yaşatmada milletler arası üstünlük yarışını desteklemektir. Buna göre Türk milletinin öncülüğünde, tüm İslam Ümmetinin temsilciliğini yapma yarışında değer ve ehliyet esasına dayalı olarak iddia sahibi olmayı teşvik etmektir.

Abdullah Kuloğlu

Nefsbook Murakabesi "Parça Tesirli Yazı"



Nefsbook Murakabesi

-parça tesirli yazı-

• “Aynadaki Yalan” Üstad Necip Fazıl


“Birisi aynanın karşısına geçip, sürekli yalanıyla yüzleşiyorsa, ciddi bir nefs muhasebesi yapması icap eder... Aynaları kırmamız lazım…”

Bir gönüldaşımızın sorusuna dair verdiğimiz cevaptan meseleyi açtık ve konuşmamıza vasıta olan “Facebook”un kullanımı üzerine genişletiyoruz…


• “Dava Adamlığı”

Tevafuk, biraz önce sayın başkanımla yapmış olduğum görüşmenin bir kısmında bu mesele geçti. Bu yüzden müşterekliği açısından yazımıza ilave ediyorum. Başkanımın ifade etiği “Dava adamlığı” ve “Tava adamlığı” tasnifi üzerinden…

Evet her dava adamının bir mesuliyet ve memuriyet bilincine sahip olma zorunluluğunun yanında ciddi bir nefs murakebesi altında bulunması lazımdır.

Şimdi, ölçümüz Allah’ın rızası değil mi?

-Evet...

O halde, O’nun rızası uğruna yapıp-ettiklerimizi, kendimize direk veya dolaylı maledişlerimizi nereye koyacağız?

"Ben yaptım, ben ettim, ben olmasam şöyle olurdu, bu işi en iyi ben bilirim…" 

"Ben varya ben! Ben , ben, ben…"

Meselesi “Ben”in razı olması!..

Hani "Allah Resulu"nun ölçüsü… Hani "O"nun işaret buyurduğu gökteki yıldızlarımız, Sahabe Efendilerimizin ölçüleri…


• Facebookla Faceleşmek!


Şimdi misal bu yazıyı beğenecek olanlar olacaktır. Benim verdiğim mesajın kıymetini bu mu belirler? Elbette hayır, fakat ben muradımı bu "beğeni" nisbetine göre kurmuşsam...Ya da olası muhtemel cevapların kendi kişisellikleri içerisinde ve bana sirayet eden yönüyle... Vay ki ne vay!

Sanırım "Facebook" aynı zamanda herkesin "Nefs Book"u.. Neden? Vaziyetimizi müşahhas olarak ifşa ettiği için.


• Facebook Alemi

“Profil resmi”; haftada bir, günde bir güncelleyenler mi dersin, tüm yaşamı haftasınca birikmişini mi dersin?..
Profil aslında “yan görüntü” demek.. Bunun farkındalar mı bilmem ama bazıları -hesapta-hassasiyet sahibi ya! Yandan gösterivermiş kendisini… Bu ne müphem ifade değil mi? Ayrıca tersten ilgi çekicilik…

“İlgilendikleri”; Bu ne biçim bir soru şimdi, değil mi? Ya cevaplanması... “Kadınlar” ve“Erkekler”, oldu olacak eşcinsellere dair seçeneklerde eklensin(!)..

Karşı cinsi “ilgilendikleri” kapsamına almak ne demektir?

“Fotoğraf Albümü” Haşmet Babaoğlu yazmıştı bir keresinde… Birisinin tatil görüntüleri üzerine; “öyle pozlar var ki gören tatilini muhteşem geçirmiş zanneder..” gibisinden birşeyler yazmıştı. Evet hep mutluyuz, hiç ağlamıyor, rezillikler ve kötü haller yaşamıyoruz… Aman aman hep iyi, güzel, doğru gözükelim de… Öyle sanılalım işte…

Mesela gezmediği dünya harikası kalmamış, Piramitler, Çin seddi… Eğri Pizza kulesini düzeltmek isteyenler mi dersin, Cebel-i Tarık da güneşi elinde tutanlar mı?..

Madrid, Paris, NewYork, Singapur, Atina… Yüzlerce fotoğraf,  birde aynı arka planda her türlü olasılığı deneyerek; tekli, çiftli, üçlü, dörtlü… Derdi gezmekten çok gezdiğini afişe etmek!.. Diyarbakır Surları, Gökmedrese, Selimiye neden yok? Cazip değil de ondan… Sen Piyer Kilisesi’nin “Facebook” beğenisi daha fazla da ondan!..
Tabi arada konum güncellemelerini de atlamayalım!

İHH’nın Gazze’ye yardım kampanyasına destek olan birisinin fotoğraf albümü.. Ne var dersiniz.. Neler yok neler… Yüzlerce fotoğraf... Hepsi yardım çalışmalarına dair görüntüler… İçlerinden bir tanesi yok mu? Erzak kutularının dizilmiş görüntüsü… Etiketler… Her kutunun üzerine birisi etiketlemiş kendini… Ne yardımseverlik(!) değil mi ama?

Merhumların kabir ziyaretlerinde dua pozları, “bak biz burada dua ediyoruz”, başka ne yapacaksın ki zaten? Nerdeyse namaz kılarken fotoğrafını çektirecek!

“İlham aldığı kişiler” de yok yok… Ne ararsan, Batıdan Doğuya... Çorba yapmış, içine sinekleri de karıştırmış. Bir bizim “İlhami Amca” yok.. Eklemek isteyenler buyursun: 
http://www.facebook.com/pages/%C4%B0lhami-Amca/198017743570521 

“İlişki durumu” yok mu hele? İlişki beyanı bir tarafa , “ilişkim yok” demenin zarureti nedir? Yani yoksa yok.. Cevab verme zorunluluğu mu var? Boşum hesabı, ilişki aradığının sinyali mi? Bir diğeri “Karmaşık bir ilişkim var” ve “Serbest bir ilişkim var”… Yani kısacası biz buna ibnelik veya orospuluk hali diyelim…

“Aile durumu”; Anne, baba, abi, abla, torun vs. bir tarafa, namahrem kardeşliği yeni mi icad edildi?

“Hobiler” ; yaptığın sporlar… Hepsi sırat köprüsünden daha hızlı geçmek için ya!.. “İp Cambazlığı”da eklenmelidir öyleyse. İngilizce sayfası mevcutmuş, buyrun: http://www.facebook.com/pages/Tightrope-walker/108535992511784

Yaptığın sanatlar… Derdi Allah’ı aramak mıdır bilinmez... Üstad'ın şiirindeki muazzam ölçü:
 “Anladım işi sanat, Allah'ı aramakmış, / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” 


“İlgi alanları”: Neler var neler… “dünya’nın yarı çapı’nın karesi çarpı pi sayısı” Böyle bir sayfa yokmuş, isteyenler açabilir, hem böylelikle hiç bir beğeniyede yer bırakılmamış olur.

“Durum güncellemesi”, Hepimiz birer “N.F.K.” namzediyiz ya.. İsmimizin baş harflerinden müteşekkil parantez içinde imzalar… Bakınız: "Ruhçuluk, Keyfiyetçilik, Şahsiyetçilik, Ahlakçılık.." (İdeolocya Örgüsü)

Bu kadar yalanlarla faceleşmeden sonra gelelim en mühim olana!

“Dini İnanç” kısmı…

“Elhamdülillah Müslümanım” Tek hakikatimizde bu…

Münker ve Nekir melekleri, öldükten sonra ilk “Rabbimizi, dinimizi ve peygamberimizi”soracak.

Bakalım o zaman durumumuzu güncelleyebilecek miyiz? 


• “Ben” Meselesi

Mesela ben bunları ifade ederken nefs murakabesi yapıyor muyum? Hatta öyle ki “nefs murakabesi yapıyor muyum?” derken bile nefs yapıyor muyum?..

İşte “nefs” meselesi böyle...

Şimdi bu kadar yazdıktan sonra gel de altına imzanı at!
-Olur mu?
-Olmaz!..
-Eee.. Bari bir mahlas koyamaz mıyız?..
-Yok, o da olmaz!
-En iyisi imzasız olsun!



                               / Büyük Doğu Haber

1 Ocak 2012 Pazar

Noel Baba Partisi

Afiyet Olsun Hocam...

Yanlış Adam

Her zaman şaka olmayabilir; "Provokasyonlara Gelme!"

Üstad Necip Fazıl'ın Kaleminden "Ziya Gökalp"


Necip Fazıl Kısakürek'in “Sahte Kahramanlar” isimli eserinde Ziya Gökalp’ten bahsettiği kısım:

Ziya Gökalp... Mehmed Ziya... 1875’de, Diyarıbekir’de doğdu. Dinde lâûbali baba terbiyesi aldı. Diyarbekir’de Rüştî ve İdadî tahsilini bitirdi. Fransızcaya çalıştı.Ziya Gökalp kurtuluş getirecek büyük mütefekkirin yakınlarına kadar yaklaşmıştır. Fakat girememiştir içeriye; ve tam aksine, dönmüş, her şeyini feda etmiş. ( Feliks Kulpa ) mânasındaki mütefekkirin tâ kendisi olmuştur. Demin dokunduğumuz nefs muhasebesinden bir şey yaşar gibi oluyor onda... Genç çağında kendisini vuruyor. İçinde yaşadığı yeni ve sahte dünyaya inanamaz oluyor. Dayanamıyor bu sahte âleme ve hakikati arıyor. İntihar ediyor. Kurtarıyorlar onu...Bu bir nefs muhasebesi başlangıcıdır. Fakat kendisini saadete götüremedi. Aksine, tersine götürdü. İstanbul’da Baytar mektebine giriyor. Yarım tahsil... İttihat ve Terakki hareketi... Selanik... “Genç Kalemler” dergisi... Ve ittihadın “Merkez-i Umumî” âzası, ( İdeolog )u, fikriyatçısı oluyor. Sade Türkçe ve Türkçülük cereyanının sahibi... Bu sade Türkçede hizmeti vardır. Benim neslim, ana dilimizle yazanlar, o cereyana borçluyuz kendimizi... Yalnız burada bir incelik var. Sade Türkçe ile uydurma Türkçe arasındaki fark... Biri anamın babamın dili, öbürü kurbağaların dili...

Türkçülüğüne gelince...

( Feliks Kulpa )ların en büyüğü... Çünkü kendi ( orijinal ) bir filozof değildi. Bir sistemin sahibi değildi, bir esas getirmedi. E. Durkheim ( Emil Dürkaym ) isimli ( sosyolog ) ve filozof bir Fransızın kopyacısı oldu. Kopyayı da aslına sadık kalarak yapmadı. Çünkü – burası en ince nokta – ( Emil Dürkaym )ın kafasında, anlayışında, milliyetçilik, ruhî muhtevânın, yani inanılan şeyler mecmuunun, bilhassa dinin, o milletin hususiyetlerine serptiği renkler ve çizgilerden meydana gelme duygu... Milliyetçilik budur! O, bunu, İslâmiyeti kaldırıp yerine bir şey getirmek suretiyle telafi yoluna saptı. Yani Reşat Paşadan beri gelen İslam düşmanı hareketi, İslamın ruhunu anlayıp ona göre çürüğe çıkaracağı yerde, aksini yaptı. İslam düşmanlığında hepsinden ileri gitti. Fakat temelsizliğini de anladı, İslam yerine Türkçülüğü getirmeye kalktı. Binaenaleyh, bilinmesi lazımdır ki, - kimsenin taassubuna hitap etmiyorum; yalnız, hal ve vicdan duygusuna hitap ediyorum ! – İslamiyetin yaptığı o muazzam fütühatın, ruhî ve maddî o muazzam hamlenin yerine, manevî bir unsur olarak ırkçılığı getirdi. Evvelâ ustasına ( Dürkaym ) sadakatsizlik gösterdi. Çünkü ( Emil Durkaym )ı okuyan, milliyetçiliğin ruhî muhteva üzerinde tecelli ettiği ( doktrin )inden ötürü, onun kıymeti İslamiyete vermesi gerektiğini anlar. Hem onun çırağı oldu, hem de ustasına, ustasının ( doktrin )ine sadakatsizlik etti. Felsefe tahsili yapanlar bu hakikati bilir. Türkçülüğü de İslamiyeti bir şeyle değiştirmek için benimsedi. Buna vesika isteyenler benden derhal laboratuar tecrübesi kadar emin bir şekilde senet talep edebilirler. İki tane vesika: Birini şimdi okuyacağım. “Türkçülüğün Esasları”nı okuyanlar onun İslamiyete karşı tavrını anlar:

“Bir ülke ki, camilerinde Türkçe ezan okunur,
Köylü anlar mânasını namazdaki duanın,
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur’an okunur,
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdanın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın!”

Bu şiiri yazan İslamiyeti feda ediyor demektir. Kuran’a Türkçe demek topyekûn İslam ölçülerini ve Allah’ı inkâr etmeye müsavidir. Çünkü Kuran ne şudur, ne budur – ne Türkistan, ne bilmem ne dediği gibi – ne de Arapçadır. Kuran Allah’ın Arapça üzere inzal ettiği öz kelamdır ve Arapça dâhil, hiçbir lisan ile kıyas ve iştirak kabul etmez bir keyfiyettir. Bu sırrı anlatabilmek ve anlayabilmek için, Yunus Emre’nin dediği gibi, bir ömür, toprakla kepeği birbirine karıştırıp yiyebilmek lazımdır.

Bu arada, Ziya Gökalp’in, Allah’a karşı tavrına ait bir müşahade... Tarihin ve kimsenin bilmediği bir hadise... Benim 40 yıllık bir hatıram!

Bundan 40 küsur yıl önce, Abdülhak Hamid’in evinde bir hanımefendiyle tanıştım. Bu hanımefendi, ömrü Avrupa’da geçmiş, ne Ziya Gökalp’i tanıyan, ne Türkiye’yi ve Türk Edebiyatını bilen, züppe, Avrupalılaşmış bir kimse... Kimsenin, kastla, ne lehine olabilir, ne aleyhine… Ben Abdülhak Hamid’e, Ziya Gökalp’in dinsizliğinden bahsederken birden doğruldu ve aynen şunları söyledi:

-İstanbul’a gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesinde yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş, profesörmüş... İsmini bile yeni duyuyordum. Öldüğü gece, başını duvarlara çarparak, sabaha kadar, Allah’a en galiz kelimelerle sövdü. O kadar fena oldum ki, bu hal karşısında, odamdan çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allaha inanmazmış...

Hem Allaha inanma, hem ona söv! Duyulmamış, görülmemiş şey!

Ben bu konferansı ilk defa, Ankara’da, Dil-Tarih Fakültesi konferans salonunda verirken, tam bahis bu noktaya gelince biri ayağa kalktı ve bağırdı:

-Yalan! Olamaz!

Dinleyenlerin adam aleyhindeki sert tezahürlerini önledim ve adama hitap ettim:

-Yalan kelimesini nasıl ağzınıza alabiliyorsunuz?

Cevap verdi:

-Sizin için değil, o hanım için söylüyorum!

-Asıl o hanım yalancı olamaz! Zira şununla, bununla alakasız, şahsî âleminde ve dışarıyla irtibatsız bir kadın... Böyle şehadetler tarih ölçülerinde en makbulleridir. Onlara “istikrâî–kendiliğinden” vesika denilir ve hiçbir garaz ve ivaz kollamadığı için en emin şehadet göziyle bakılır. Bu ölçüyü muhafaza edecek olursanız, her türlü peşin kasttan âzade bu hanımı doğrularsınız!”

Kadın hakkında bu görüşüm tamamiyle yerindeyken, ille onun verdiği vesikayı istinat diye de bir şey yoktu ortada... Din ve İslam düşmanlığına Ziya Gökalp’in, bizzat eserleri şahitti. Fakat o hanımın şehadetinde de; kahraman sanılan zatın ruhundaki maraza ait korkunç bir delâlet tütüyordu.

(Sahte Kahramanlar / Necip Fazıl Kısakürek)

İhtilâl


TAKDİM:


Yeryüzünde ihtilâl, insanoğluyla beraber başlar.
Yirmibirinci Asra doğru dünyaya sığmayacak kadar ürediği görülen insanoğluna, en başta, doğrudan doğruya ilk insan, babasız ve anasız Âdem Peygamber, ilk tevhid ve hakikat vahidini temsil edici nirengi noktasıdır. İnsanoğlunun, üreyişinde kendisinden hiza ve istikamet alacağı ilk müspet ve hak kutup…
Adem Peygamberde ilk insan ve resul birleşiyor. İnsan, Allah’ın habercisi ve Allah ile kaim hakikatin arayıcısı olarak dünyaya ayak basıyor. Ondan sonra da bu hizayı ve istikameti bozacak soyu ve koluyla insanoğlu başlıyor.
Böyle!… Âdem Peygamberden sonra, bu ilk müspet ve Hak kutba karşı insanoğlunun menfî ve fesatçı tarafı harekete geçecek, müspetle menfî arası bir nevi elektrik cereyanı doğacak ve iki taraf arası boğuşma, mânalar âleminde şimşekler çizerek ve yıldırımlar düşürerek, madde plânını da gümbürdeterek ve hoplatarak, ihtilâl denilen keyfiyeti zuhura getirecektir.
İnsanoğlunun müspet ve hak mukabili menfî ve fesatçı tarafı… Bu ikiliği, ruha karşı nefs diye ele alabiliriz. İhtilâl denilen keyfiyeti de, tek insandan en kalabalık topluma kadar bu iki kutup arası birbirine çullanma, birinden öbürüne karşı ayaklanma diye tarif edebiliriz. Esas budur; gerisi de sayısız bahane…
Kur’ân bize öğretiyor ki, Allah, yeryüzüne hükmedici, eşya ve hadiseleri tasarrufla vazifeli bir varlık yaratacağını meleklere bildirince, onlar, dünyada fesat çıkaracak ve kan dökecek bir mahlûka mı vücut verileceğini sordular; oysa meleklerin kendisini tevhid ve tenzihten başka bir şey yapmadıklarını söylediler ve Allahtan “ben sizin bilmediğinizi bilenim!” cevabını aldılar.
Böylece insan, biri ulvîlerin ulvîsine, öbürü de süflilerin süflisine namzet ve kalbin hakikatinde birleşik ve toplu iki zıt taraf halinde yaratıldı; ve Kur’an hükmünce bu eşsiz kıvam içinde vücut bulduktan sonra kutuplardan birinden birini gerçekleştirmek üzere “sefillerin en sefili” olan âleme indirildi ve ihtilâl zemini açılmış oldu.
Bir bünyenin, kendi içinde, kendi öz nizamını sarsıcı ve yeni bir nizama yol arayıcı her hareket, ihtilâldir ve bu davranış, içi beşeriyet kadar kalabalık tek fertten, üç beş kişilik aileye, sekiz on ailelik kabîleye ve koskoca cemiyete, hâsılı topluluk belirten her varlığa kadar, esasta ve mücerrette birdir.
Şu var ki, üstün mânasiyle inkılâp vasıtası ihtilâl, vasıtalık ettiği gayeye göre kıymetlenir. Gaye, ulvîlerin ulvîsi Allah yolu olunca da, yığınların bazen hiç ve bazen hep, bazen bâtıl ve bazen hak yüzünden birbirine girmesinden ibaret vasıtayı müstakil değer kabul etmez. Vasıtayı hangi şekilde bulursa onda kullanır ve inkılâp ismini alır.
Bu mânada resuller ve nebîler, âdi anlamiyle ihtilâlci olmaktan münezzeh, en üstün ve erişilmez çapta inkılâpçıdırlar. Alelade inkılâpçılara kıyasla onlara “mutlak inkılâpçılar” demek gerekir.
İşte bu ölçüler çerçevesinde ihtilâli, mutlak inkılâp cephesiyle resuller ve nebilerden başlatırken, yeryüzünde ve insanoğlunun hayatında ilk fesat ifadesi olarak, Adem Peygamberin iki oğlu Hâbil ve Kaabil’e iliştiriyoruz.
Ötesi, insanoğlunun hak gördüğü ve bildiği yollardaki ayaklanışlarından, tarihin şahitliği altında romanımsı hikâyelerdir ki, bu cazibeli hikâyelerden gerçek gaye, mâna, ilim ve usûl bakımlarından alınabilecek dersler, hak ve hakikat bağlılarına en faydalı iş ve hareket kültürünü aşılayabilir. Onları da kendi oluş plânlarında büyük, orta ve küçük olarak sınıflandırıyor, ayrıca “kırıntı ihtilâl” teşhisi altında ve birkaç satır içinde miskin ve mânâsız hareketleri de gözden kaçırmamayı lüzumlu buluyoruz.
Ezelden ebede doğru kabarıcı sahilsiz insanlık denizinin, kâh hak, kâh küfür, korkunç çalkantılarını resmeden ihtilâl, Allah’ın insana biçtiği memuriyeti bilenlerce ne kadar manalıdır!
İnsan, nefsinde ve cemiyetinde, kendi ölçüsüne göre aradığı cennetin engellerine karşı daima ihtilâl halindedir.

Ortalık mahşer gibi…
Kim buranın sahibi,
Kimlerin düğünü var?
Güneş batan bir bayrak;
Şu kıpkızıl ufka bak,
Ana baba günü var!
Necip Fazıl Kısakürek

Her şeyin herşeyle alakası